08


Dün akşam Toprak bey'in ksilofonuyla oynuyorduk. Çocuklar için eğlenceli ve ilgi çekici bir enstruman. Aletin sesi bana çocukluğumdan hayal meyal hatırladığım bir kaç imge çağrıştırdı:

Ksilofon çalan bir maymun ve saçları örgülü bir kız çocuğu...

Uzun çoraplı kız Pipi miydi, Susam sokağından bir skeç miydi derken sağolsun Yeşim dizinin adını hatırladı: Pepe'nin Balonu

Buyrunuz nostaljinin dehşetengiz dehlizlerine...

 


09:41      2 yorum      Yorum Yaz
27

Yaş itibariyle tespih kullanmanın saçma olduğu dönemden sıyrıldığımda iş itibariyle tespih kullanmanın abes olduğu döneme geçmiştim. Arada üniversite macerası vardı, o sürede de " Şu yoz dünyada metal müziği ve o süper felsefesi olmasa neylerdim bebek, söyle Can, söyle Dost" ruh halinde olduğumdan tespihle ilişkim cumadan cumaya, merhaba merhaba idi.

Askerlik, hayatımdan birçok şey ile birlikte üstüme yapışmış sosyal etiketleri de söküp atınca, nüve değerlerin dışında yeniden şekillenebilecek bir kabuk ile kalakaldım. Sizi yadırgamayacak yüz tane adamın içinde , stresten titreyen eli meşgul etmenin kaçınılmaz yolu çarşıdan alınan bir liralık tespihti. Yıllarca sivri burun, yumurta topuk stereotipine endekslenmiş tespihi kullanmaya başlayınca insan biraz da tespih çeken insanlar kümesinden olmanın etkisiyle bazı haksızlıklar yapıldığını düşünmeye başlıyor.

İddia ediyorum: Tespih reddedilmesi gereken bir miras değil, çocuklarımızdan ödünç aldığımız bir güzelliktir. (Kızılderili moduna girmişken combo: )

Tüm ipler aşınıp, son tespih dağıldığında anlayacaksınız paranızın, hisse senetlerinizin yenilebilir olmadığını. (Evet yenilebilir tespihler de var, oraya da geleceğim)

Toplumda tespihe karşı ciddi reaksiyon olduğunu gördüm. Benim için ciddi bir problem arz etmiyor bu görüntü ama görünen o ki tespih çeken adam figürü bir çok insan için alarm zilleri çaldırıyor.

Kıro in da house !!!

Halbuki alakası yok. Olmamalı. Binlerce yıllık bir gelenek modernleşme gayreti adına tü kaka edilmiş, çoluğun çocuğun eline oyuncak diye verilmiş. Dışarıdan bakıldığında kültürel hiçbir done taşımayan adamlarla dolu caddeler. Al Barselona sokaklarına koy, sırıtmaz. Oysa düşünüyorum da ben sırıtan adam seviyorum. Hiç bilmediği, kültürünü görmediği, insanını tanımadığı memleketin sokağında biraz sakil duran insan seviyorum. Hindistan?a gittiğimde nasıl bir kilometreden yabancı olduğum belli oluyorsa, Avrupa sokaklarında da öyle görünmek istiyorum. Çünkü ben o insanlar gibi değilim. Burada herhangi bir iyi-kötü yargılaması yok. Farklı olmanın, renkli olmanın güzelliğini unutuyoruz ve herkesi aynılaştırıyoruz. Giyimiyle, konuşmasıyla, olaylara yaklaşımıyla torna tesviye görmüş, aynadamlar sürüsü... Sığ adamlar birbirine benzer, aynı tarzda konuşur. Bırak kendi dilini konuşmayı, İngilizceyi aksanlı konuşmak bile ayıp bir şeymiş gibi gösteriliyor.

İşte bu ahval ve şeraitte: tespihin imamesi farklılaşmanın ve bize dönüşün şanlı sancağının püskülüdür. (tok ve giderek yükselen sesle)

Ehöm. Normale döneyim. Bir ara Çin'den ithal stres topları vardı hatırlarsanız. İki tane topu avucumuzun içinde çeviriyoruz, onlar da çinnn zinnn diye sesler çıkartıyordu. Bu topların çalışma prensibi, çi akımını yoğunlaştırıp ying ve yang'a dengeleyip vücuda geri aktarmaktı. İşin içinde çi olunca, feng shui olunca Çinlinin dünya ile dalga geçmek için ürettiği sesli koç yumurtalarıyla keyifli keyifli oynuyor bu millet. Stresini alıyormuş. O stresi sana ne verdi bir düşün bakalım. At elinden o zımbırtıları, bak burada Erzurum işi oltu tespih var. İki şıkırdat. Neler değişecek. İlla 3 bin tane saçmalık mı üretmek lazım bir şeyi benimsetmek için. Onu da yaparız gerekirse, nedir yani:

(ince sesle) Tespihin feng shui deki yeri çok büyüktür. Parmak uçlarımızda toplanan ve kirlian fotoğraflarında gözlemlediğimiz enerji tespihin pozitif yüklü taşları vasıtasıyla toplanır, imame tarafından topraklanır. Tespih çekerken kutsal, değişmez ve kadim OMMM sesini çıkartırsak sevabı daha fazla olur.

Hadi buyurun.

Not: yenilebilir tespihi unutmadım, kurutulmuş sebzeleri ipe dizerler, tespih gibi. Hatta küçük elmalardan yapılanı vardı, onlar tam olarak yenilebilir tespih idiler. Oh good Ol'days...

bir de şöyle bir şey varmış
12:52      Yorum Yaz
14


Tatlısuya teyzemlerin yazlığına misafir gitmiştik. Teyze oğlu Kütahyada okuyordu, Oradan süslü tabak vs almış gelmiş. Maksat ticarete atılıp harçlık çıkartmak. Tabakları çantaya doldurduk, bindik erdek otobüsüne. Ekonomik özgürlüğe kanat açıyoruz.

Erdekte kordonda uygun bir yer bulup serdik kilimi, tabakları dizdik. Gerilip baktık ki tabakların mavisi gel gel yapıyor. Tamamdır bu iş, süper hasılat yapacağız. Çok da kâr koymadık birim fiyata, sürümden kazanacağız. Zaten yer ararken yolda o sıra tedavüldeki en büyük banknottan iki tane bulmuşuz. Sahibi de yok ortalıkta, birini sadaka vermişiz. Diğerini teyze oğlu naaptı bilmiyorum ama belli, kısmetimiz açık.

Çevrede birkaç tane daha işportacı var. Tanıştık, tavsiyelerini aldık. Mısır satan teyze bize destek çıktı, "Zabıta gelirse ben haber veririm size" dedi. Boru değil, illegal iş yapıyoruz. Ben zaten yoldan gönüllü çıkmışım. İlkokulda okuldan o kadar nefret ederdim ki ayakkabı boyacısı olduğum, Kemalettin Tuğcu hikayesi tadında hayaller kurardım. Küçükken Bursada bir kaç kız çocuğunun beyaz ayakkabılarını bedavadan kahverengiye boyayıp annelerinden sopa yemelerine sebep olmuşluğum da var. Tecrübeliyim yani. Dolayısıyla işporta tezgahının arkasında halimden memnunum.

İlk müşteri. Bir dönüm noktası, o zamana kadar hep alıcı konumundayken birden esnaflığa terfi etmişiz. Pazarlık yapıyoruz. Para kazanıyoruz. Adam oluyoruz azar azar. Etrafı kolluyoruz ekmek teknemizi kaptırmayalım diye, tabaklar tabaklıktan çıkmış kutsal emanet olmuş gözümde. Yoldan bisikletle geçenlere dikkat ediyorum, dengesini kaybeden, yolunu şaşıran olur da tabaklara zeval gelirse diye korkuyorum, atarım kendimi bisikletin önüne, yeter ki tabaklara bişey olmasın. Sonra zaten emekçi düşmanı bisikletliyi denize atarız, teyze oğlu uzun nasıl olsa.

İki tabağı sattık. İyi de pazarlık yaptı müşteri kadın, siftah da olduğu için ucuz verdik. Tam onun üstüne mısırcı abla bize seslendi.

"Zabıta geliyor !!!"

Kilimi üstündeki tabaklarla nasıl topladık , çantaya nasıl koyduk hatırlamıyorum. Çantanın bir sapına teyze oğlu yapıştı diğerine ben. Tabirin tam karşılığı topuklarımız kıçımıza vura vura kaçıyoruz. Bir ara nefesimiz kesildi, bir yerde durduk. Normalde işini bilen seyyar satıcı sokak arasına girer, biz korkudan neredeyse semt değiştirdik. Semih abinin keyfi kaçtı, geri dönelim devam edelim dememe rağmen otobüse binip eve döndük. Sattığımız tabak yol paramıza denk oldu. Sıfıra sıfır elde var bir sürü tabak. O tabakları akrabaya dağıtıp süper prim yaptı teyze oğlu.

Zabıtadan çekinirim ben. Sebebini de dün tıraş olurken buldum. Tıraş olurken suyu idareli kullanmalıyız, barajlar bir türlü dolmuyor. Önümüzdeki yaz kuraklık olacak, kıtlık çıkacak, çekirge basacak. Hiçbiri olmazsa İran olacağız zaten.

Hani bazen bir şeyden bahsederiz, sonra aklımızda bir düşünce dizgisi oluşur, söylediğimizle ilgili başka konular gelir akla, onlar bir başkasını çağırır, sonunda ilk konuyla alakasız bir noktaya geliriz, bunu da dile getirmek istediğimizde "ne alakası var şimdi" gibi bir bakışla karşılaşırız.  Onun gibi.

Suyu idareli kullanmaktan, sifonla kanalizasyona döktüğümüz içilebilir şebeke suyu geldi aklıma. Buna çözüm bulmak adına yağmur suyunu mazgala yönlendirmek yerine depolamayı düşündüm. Genele yayılabilirse baya tasarruf sağlar aslında. Neticede binaların üstünde suyu toplayıp yönlendiren bir sistem var zaten. Bu suyu depolasak helaya dökmek için temiz su kullanmamıza gerek kalmaz. Bunları düşünürken de anneannemin evindeki büyük su varilini hatırladım. Bahçeli evin çatısından gelen yağmur oluğu bu varile ulaşıyordu, içilmese de baya işe yarardı. Küçük bir musluğu vardı. O varildeki suyun bittiğini hatırlamam, çünkü idareli kullanırdık. Suyu biraz fazla akıtıp bahçenin dışına sızdırırsak Annem de Anneannem de söz birliği etmişçesine "çok su harcıyorsun, belediyeden gelip ceza kesecekler" diye kızarlardı.

O belediyeden hiç gelmediler. Ama ben her su kullandığımda sırtımda hissettim belediyenin ceza kesen elini.

İşin üzücü tarafı, tıraş olurken yağmur suyunu toplayıp evlere dağıttım, Semih abiyle beraber zabıtadan kaçtım, çocukluğumun geçtiği bahçeli eve bir yolculuk yaptım ama tüm bu süre zarfında musluktan akan suya aval aval baktım. Suyu aceleyle kapatıp yattım.

Aslında tam kapandı mı musluk emin değilim.

Kesin Belediyeden gelmişlerdir...

(bu yazıya konu olan olayların hiçbirinde su israf edilmemiştir. Şaka yaptım, suyu açık bırakmıyorum öyle ben, su faturası nasıl geliyo biliyo musun)

Görsel: Yeni üniformalarıyla Tarsus belediyesi zabıta ekibi
Kütahya Porselen
12:04      6 yorum      Yorum Yaz
10


Geçen hafta sonu eşimle birlikte Bursaya ailemi ziyarete gittik. Babam sağolsun önceki ziyaretlerimizde Bursanın gezilmedik yerini bırakmamış. Dolayısıyla Pazar aktivitesi olarak beni en son çocukken gittiğim kaplıcaya götürdü.

Hanım bize katılmadığından aile kısmı yerine umumi banyoya gittik.

Mekan 1555 yılında hizmete açılmış. Kanuni Sultan Süleyman'ın başveziri Rüstem Paşa tarafından yaptırılmış. Sultan Süleyman'ın da bu kaplıcada nikris (gut) hastalığına şifa bulduğu söyleniyor.

Prosedür şöyle:

Kaplıcaya girişte emanet ve kasa var, ücreti ödüyor ve değerli eşyalarınızı teslim ediyorsunuz. Toplam 14 lira karşılığında kaplıcada yıkandıktan sonra yatakta istirahat edebiliyorsunuz. Eşyalarınızı dolaba kilitliyor ve peştemalı çekip kaplıcaya giriyorsunuz.

Mekanın locasında büyük bir soba var, etrafında oturup çay içilebiliyor, burayı geçip kaplıcanın içine giriyoruz, hemen sağda "üşük terleten" adlı bir bölüm var, 83 derece sıcaklıktaki suyun buharıyla ısıttığı odada bir süre yumuşadıktan sonra çıkıp havuz başındaki kurnalara geliniyor. Bu bölümde dikkat çeken kısım aslan başı. Ağzından yüksek sıcaklıkta su akan bu heykelin altında babayiğitler sıcakla yunuyor. Açıkçası ben cesaret edemedim.

Yıkandıktan sonra çıkıp havlu bölümüne geliyoruz. Havlulara sarınıp yataklı kısıma geçiliyor, bir görevli üstünüzü havlularla örtüyor, banyonun üstüne bir miktar istirahat ediyorsunuz. Akabinde çay geliyor. Çayı içip kuş gibi hafiflemiş bir şekilde, mekanı terkeyliyoruz.

"Ay ne öyle kıllı kıllı adamlarla yıkanılır mı" şeklinde düşünmedikten sonra kaplıca büyük keyif, girift tarih, maksimum rahatlama.

Tavsiye olunur.

Yeni Kaplıca Resmi Web Sitesi
14:12      2 yorum      Yorum Yaz
22


Bandırma'da Anneannemin evinde oturduğumuz dönemdi, Teknoloji merakımı bulabildiğim elektronik cihazları keserle parçalayarak gidermeye çalışan bir çocuktum. Bu ruh halindeki bir çocuk için kutsal kase derecesinde kıymetli yegane cihaz Tees Elektronik Set idi. Babam da alımına razı olunca uzun sure her görev sonu babamın koltuğunun altında bir kutu ile gelmesini bekledim. Sağolsun babacığım her görevden eli dolu geliyordu, ancak getirdikleri; pestil, enteresan yemek tarifleri, Trt2'de Yalan Rüzgarı izleyebilmek için yükselticili anten gibi Elektronik Set olmayan ve dolayısıyla hiç ilgimi çekmeyen şeylerdi.

Duruma el atmanın zamanı gelmişti...

Bandırmada bulunmayan bu seti temin edebilecek tek yer İhlas ürünlerinin de satıldığı bir Türkiye Gazetesi irtibat bürosuydu. O dönemde Türkiye gazetesi bir nesli manyetizmadan tiksindiren akupunktur bileziği, titreşimli masaj yastığı, elektrikli akupunktur aleti gibi hiper-teknolojik ürünlerin biricik kaynağıydı. Abone işlemleri, kuponla dağıtılan ürünlerin dağıtımı gibi hizmetlerin yanı sıra başka ürünleri de getirtme gibi bir misyona sahipti. Evden oldukça uzak bir yerde, çarşıdaydı büro ve ben sadece çocuklarda görebileceğiniz bir manyak inadı ile 1 ay boyunca her gün büronun kapısından kafamı uzatıp sordum:
"Elektronik set geldi mi?"
ve her gün aynı cevabı aldım.
"Daha gelmedi."

Zalım adam hiçbir zaman daha fazla bilgi vermedi, "10 gün sonra gelecek, her gün gelip sormana gerek yok" demedi. Ben de her gün "bugün gelmiştir belki" heyecanımı bozup "Ne zaman gelecek bu set?! Ne plansız programsız iş yapıyorsunuz, zaten patronunuz Enver Ören'e de kılım" diyemedim. Zira Türkiye Çocuk dergisindeki akıllı uslu çocuklar büyükleriyle böyle konuşmuyordu ve ben Enver Ören'le zerre ilgili değildim.

İşin enteresan tarafı, sonunda seti o dükkandan mı aldım, yoksa babam mı bulup getirdi hatırlayamıyorum. Sadece çok sevindiğimi ve ellerim su toplayana kadar o küçük sarı plastikleri deliklere ittirdiğimi hatırlıyorum. Devre elemanları, kablolar ve bir kitapçık çıkıyordu setten. Kitapçıkta setle yapılabilecek devreler vardı, hırsız alarmı mı istersin, yağmur dedektörü mü, elektronik piyanolar mı dersin, ses üreteçleri mi. Ağzımın suyu akıyordu devreleri yaparken, kendimi unutuyordum. Radyo alıcı - vericisi yaparken polisle başım belaya girecek diye korkuyordum çünkü elektroniğin kutsal kitabında ilgili devrelerin altında "Türkiyede radyo-telsiz yayını yapmak özel izine tabidir, izin yoksa yasaktır ona göre" gibi bir uyarı vardı. Bu durumda ilk illegal işim radyo vericisi yapıp evin içinde yayın yapmaktı. Yayın menzili düşüktü ancak yan odadaki radyoya ulaşabiliyordum. Ama alıcı yapıp insanların telsiz konuşmalarını dinleyebiliyordum. Karısına akşam kurabiye yapmasını söyleyen balıkçıyı dinlediğimde kendimi oda kapısına kulağını dayamış biri gibi hissedip utanmıştım. Ilk etik problemimi de o zaman yaşadım adamın açık kanalda yayın yapıyor olması suçluluk duygumu hafifletiyordu. Verdim kömür reostaya tornavidayı, döndürdüm de döndürdüm. Pilot konuşmalarını dinlemek mümkün olmadı ama balıkçıları baya tanır oldum.

Şimdi çevreme baktığım zaman şunu görüyorum: aynı işi yaptığım, muhabbetinden hoşlandığım adamların çoğunda varmış elektronik set. Bazıları çok şanslıymış ES-2000 modeli kapaklı olanından almış babaları. Olsun, ben o basic setle dünyamı genişlettim.

Sağolasın be TEES.

Asıl teşekkür babama gidiyor. Allah razı olsun. Pahalı da bir aletti. Çocukluğumun en güzel saatlerini bir kutuya sığdırıp hediye ettin bana, bir başka hayat değiştiren hediyen de İstanbuldan getirdiğin 3 Baskan kurgu-bilim kitabıydı. Şimdi bu yazıyı bilgisayar başında yazıyorsam ve içimden bir şeyler yazmak geliyorsa senin sayendedir.

Hepsiburadada buldum ES-2000'i. Ortalıktan kaybolmadan alsam mı acaba? Yarın öbürgün benim çocuğum da uğraşır belki?

TEES Web Sitesi
HepsiBurada : Elektronik Set
11:56      7 yorum      Yorum Yaz