14


Tatlısuya teyzemlerin yazlığına misafir gitmiştik. Teyze oğlu Kütahyada okuyordu, Oradan süslü tabak vs almış gelmiş. Maksat ticarete atılıp harçlık çıkartmak. Tabakları çantaya doldurduk, bindik erdek otobüsüne. Ekonomik özgürlüğe kanat açıyoruz.

Erdekte kordonda uygun bir yer bulup serdik kilimi, tabakları dizdik. Gerilip baktık ki tabakların mavisi gel gel yapıyor. Tamamdır bu iş, süper hasılat yapacağız. Çok da kâr koymadık birim fiyata, sürümden kazanacağız. Zaten yer ararken yolda o sıra tedavüldeki en büyük banknottan iki tane bulmuşuz. Sahibi de yok ortalıkta, birini sadaka vermişiz. Diğerini teyze oğlu naaptı bilmiyorum ama belli, kısmetimiz açık.

Çevrede birkaç tane daha işportacı var. Tanıştık, tavsiyelerini aldık. Mısır satan teyze bize destek çıktı, "Zabıta gelirse ben haber veririm size" dedi. Boru değil, illegal iş yapıyoruz. Ben zaten yoldan gönüllü çıkmışım. İlkokulda okuldan o kadar nefret ederdim ki ayakkabı boyacısı olduğum, Kemalettin Tuğcu hikayesi tadında hayaller kurardım. Küçükken Bursada bir kaç kız çocuğunun beyaz ayakkabılarını bedavadan kahverengiye boyayıp annelerinden sopa yemelerine sebep olmuşluğum da var. Tecrübeliyim yani. Dolayısıyla işporta tezgahının arkasında halimden memnunum.

İlk müşteri. Bir dönüm noktası, o zamana kadar hep alıcı konumundayken birden esnaflığa terfi etmişiz. Pazarlık yapıyoruz. Para kazanıyoruz. Adam oluyoruz azar azar. Etrafı kolluyoruz ekmek teknemizi kaptırmayalım diye, tabaklar tabaklıktan çıkmış kutsal emanet olmuş gözümde. Yoldan bisikletle geçenlere dikkat ediyorum, dengesini kaybeden, yolunu şaşıran olur da tabaklara zeval gelirse diye korkuyorum, atarım kendimi bisikletin önüne, yeter ki tabaklara bişey olmasın. Sonra zaten emekçi düşmanı bisikletliyi denize atarız, teyze oğlu uzun nasıl olsa.

İki tabağı sattık. İyi de pazarlık yaptı müşteri kadın, siftah da olduğu için ucuz verdik. Tam onun üstüne mısırcı abla bize seslendi.

"Zabıta geliyor !!!"

Kilimi üstündeki tabaklarla nasıl topladık , çantaya nasıl koyduk hatırlamıyorum. Çantanın bir sapına teyze oğlu yapıştı diğerine ben. Tabirin tam karşılığı topuklarımız kıçımıza vura vura kaçıyoruz. Bir ara nefesimiz kesildi, bir yerde durduk. Normalde işini bilen seyyar satıcı sokak arasına girer, biz korkudan neredeyse semt değiştirdik. Semih abinin keyfi kaçtı, geri dönelim devam edelim dememe rağmen otobüse binip eve döndük. Sattığımız tabak yol paramıza denk oldu. Sıfıra sıfır elde var bir sürü tabak. O tabakları akrabaya dağıtıp süper prim yaptı teyze oğlu.

Zabıtadan çekinirim ben. Sebebini de dün tıraş olurken buldum. Tıraş olurken suyu idareli kullanmalıyız, barajlar bir türlü dolmuyor. Önümüzdeki yaz kuraklık olacak, kıtlık çıkacak, çekirge basacak. Hiçbiri olmazsa İran olacağız zaten.

Hani bazen bir şeyden bahsederiz, sonra aklımızda bir düşünce dizgisi oluşur, söylediğimizle ilgili başka konular gelir akla, onlar bir başkasını çağırır, sonunda ilk konuyla alakasız bir noktaya geliriz, bunu da dile getirmek istediğimizde "ne alakası var şimdi" gibi bir bakışla karşılaşırız.  Onun gibi.

Suyu idareli kullanmaktan, sifonla kanalizasyona döktüğümüz içilebilir şebeke suyu geldi aklıma. Buna çözüm bulmak adına yağmur suyunu mazgala yönlendirmek yerine depolamayı düşündüm. Genele yayılabilirse baya tasarruf sağlar aslında. Neticede binaların üstünde suyu toplayıp yönlendiren bir sistem var zaten. Bu suyu depolasak helaya dökmek için temiz su kullanmamıza gerek kalmaz. Bunları düşünürken de anneannemin evindeki büyük su varilini hatırladım. Bahçeli evin çatısından gelen yağmur oluğu bu varile ulaşıyordu, içilmese de baya işe yarardı. Küçük bir musluğu vardı. O varildeki suyun bittiğini hatırlamam, çünkü idareli kullanırdık. Suyu biraz fazla akıtıp bahçenin dışına sızdırırsak Annem de Anneannem de söz birliği etmişçesine "çok su harcıyorsun, belediyeden gelip ceza kesecekler" diye kızarlardı.

O belediyeden hiç gelmediler. Ama ben her su kullandığımda sırtımda hissettim belediyenin ceza kesen elini.

İşin üzücü tarafı, tıraş olurken yağmur suyunu toplayıp evlere dağıttım, Semih abiyle beraber zabıtadan kaçtım, çocukluğumun geçtiği bahçeli eve bir yolculuk yaptım ama tüm bu süre zarfında musluktan akan suya aval aval baktım. Suyu aceleyle kapatıp yattım.

Aslında tam kapandı mı musluk emin değilim.

Kesin Belediyeden gelmişlerdir...

(bu yazıya konu olan olayların hiçbirinde su israf edilmemiştir. Şaka yaptım, suyu açık bırakmıyorum öyle ben, su faturası nasıl geliyo biliyo musun)

Görsel: Yeni üniformalarıyla Tarsus belediyesi zabıta ekibi
Kütahya Porselen
12:04      6 yorum      Yorum Yaz
10


Geçen hafta sonu eşimle birlikte Bursaya ailemi ziyarete gittik. Babam sağolsun önceki ziyaretlerimizde Bursanın gezilmedik yerini bırakmamış. Dolayısıyla Pazar aktivitesi olarak beni en son çocukken gittiğim kaplıcaya götürdü.

Hanım bize katılmadığından aile kısmı yerine umumi banyoya gittik.

Mekan 1555 yılında hizmete açılmış. Kanuni Sultan Süleyman'ın başveziri Rüstem Paşa tarafından yaptırılmış. Sultan Süleyman'ın da bu kaplıcada nikris (gut) hastalığına şifa bulduğu söyleniyor.

Prosedür şöyle:

Kaplıcaya girişte emanet ve kasa var, ücreti ödüyor ve değerli eşyalarınızı teslim ediyorsunuz. Toplam 14 lira karşılığında kaplıcada yıkandıktan sonra yatakta istirahat edebiliyorsunuz. Eşyalarınızı dolaba kilitliyor ve peştemalı çekip kaplıcaya giriyorsunuz.

Mekanın locasında büyük bir soba var, etrafında oturup çay içilebiliyor, burayı geçip kaplıcanın içine giriyoruz, hemen sağda "üşük terleten" adlı bir bölüm var, 83 derece sıcaklıktaki suyun buharıyla ısıttığı odada bir süre yumuşadıktan sonra çıkıp havuz başındaki kurnalara geliniyor. Bu bölümde dikkat çeken kısım aslan başı. Ağzından yüksek sıcaklıkta su akan bu heykelin altında babayiğitler sıcakla yunuyor. Açıkçası ben cesaret edemedim.

Yıkandıktan sonra çıkıp havlu bölümüne geliyoruz. Havlulara sarınıp yataklı kısıma geçiliyor, bir görevli üstünüzü havlularla örtüyor, banyonun üstüne bir miktar istirahat ediyorsunuz. Akabinde çay geliyor. Çayı içip kuş gibi hafiflemiş bir şekilde, mekanı terkeyliyoruz.

"Ay ne öyle kıllı kıllı adamlarla yıkanılır mı" şeklinde düşünmedikten sonra kaplıca büyük keyif, girift tarih, maksimum rahatlama.

Tavsiye olunur.

Yeni Kaplıca Resmi Web Sitesi
14:12      2 yorum      Yorum Yaz
22


Bandırma'da Anneannemin evinde oturduğumuz dönemdi, Teknoloji merakımı bulabildiğim elektronik cihazları keserle parçalayarak gidermeye çalışan bir çocuktum. Bu ruh halindeki bir çocuk için kutsal kase derecesinde kıymetli yegane cihaz Tees Elektronik Set idi. Babam da alımına razı olunca uzun sure her görev sonu babamın koltuğunun altında bir kutu ile gelmesini bekledim. Sağolsun babacığım her görevden eli dolu geliyordu, ancak getirdikleri; pestil, enteresan yemek tarifleri, Trt2'de Yalan Rüzgarı izleyebilmek için yükselticili anten gibi Elektronik Set olmayan ve dolayısıyla hiç ilgimi çekmeyen şeylerdi.

Duruma el atmanın zamanı gelmişti...

Bandırmada bulunmayan bu seti temin edebilecek tek yer İhlas ürünlerinin de satıldığı bir Türkiye Gazetesi irtibat bürosuydu. O dönemde Türkiye gazetesi bir nesli manyetizmadan tiksindiren akupunktur bileziği, titreşimli masaj yastığı, elektrikli akupunktur aleti gibi hiper-teknolojik ürünlerin biricik kaynağıydı. Abone işlemleri, kuponla dağıtılan ürünlerin dağıtımı gibi hizmetlerin yanı sıra başka ürünleri de getirtme gibi bir misyona sahipti. Evden oldukça uzak bir yerde, çarşıdaydı büro ve ben sadece çocuklarda görebileceğiniz bir manyak inadı ile 1 ay boyunca her gün büronun kapısından kafamı uzatıp sordum:
"Elektronik set geldi mi?"
ve her gün aynı cevabı aldım.
"Daha gelmedi."

Zalım adam hiçbir zaman daha fazla bilgi vermedi, "10 gün sonra gelecek, her gün gelip sormana gerek yok" demedi. Ben de her gün "bugün gelmiştir belki" heyecanımı bozup "Ne zaman gelecek bu set?! Ne plansız programsız iş yapıyorsunuz, zaten patronunuz Enver Ören'e de kılım" diyemedim. Zira Türkiye Çocuk dergisindeki akıllı uslu çocuklar büyükleriyle böyle konuşmuyordu ve ben Enver Ören'le zerre ilgili değildim.

İşin enteresan tarafı, sonunda seti o dükkandan mı aldım, yoksa babam mı bulup getirdi hatırlayamıyorum. Sadece çok sevindiğimi ve ellerim su toplayana kadar o küçük sarı plastikleri deliklere ittirdiğimi hatırlıyorum. Devre elemanları, kablolar ve bir kitapçık çıkıyordu setten. Kitapçıkta setle yapılabilecek devreler vardı, hırsız alarmı mı istersin, yağmur dedektörü mü, elektronik piyanolar mı dersin, ses üreteçleri mi. Ağzımın suyu akıyordu devreleri yaparken, kendimi unutuyordum. Radyo alıcı - vericisi yaparken polisle başım belaya girecek diye korkuyordum çünkü elektroniğin kutsal kitabında ilgili devrelerin altında "Türkiyede radyo-telsiz yayını yapmak özel izine tabidir, izin yoksa yasaktır ona göre" gibi bir uyarı vardı. Bu durumda ilk illegal işim radyo vericisi yapıp evin içinde yayın yapmaktı. Yayın menzili düşüktü ancak yan odadaki radyoya ulaşabiliyordum. Ama alıcı yapıp insanların telsiz konuşmalarını dinleyebiliyordum. Karısına akşam kurabiye yapmasını söyleyen balıkçıyı dinlediğimde kendimi oda kapısına kulağını dayamış biri gibi hissedip utanmıştım. Ilk etik problemimi de o zaman yaşadım adamın açık kanalda yayın yapıyor olması suçluluk duygumu hafifletiyordu. Verdim kömür reostaya tornavidayı, döndürdüm de döndürdüm. Pilot konuşmalarını dinlemek mümkün olmadı ama balıkçıları baya tanır oldum.

Şimdi çevreme baktığım zaman şunu görüyorum: aynı işi yaptığım, muhabbetinden hoşlandığım adamların çoğunda varmış elektronik set. Bazıları çok şanslıymış ES-2000 modeli kapaklı olanından almış babaları. Olsun, ben o basic setle dünyamı genişlettim.

Sağolasın be TEES.

Asıl teşekkür babama gidiyor. Allah razı olsun. Pahalı da bir aletti. Çocukluğumun en güzel saatlerini bir kutuya sığdırıp hediye ettin bana, bir başka hayat değiştiren hediyen de İstanbuldan getirdiğin 3 Baskan kurgu-bilim kitabıydı. Şimdi bu yazıyı bilgisayar başında yazıyorsam ve içimden bir şeyler yazmak geliyorsa senin sayendedir.

Hepsiburadada buldum ES-2000'i. Ortalıktan kaybolmadan alsam mı acaba? Yarın öbürgün benim çocuğum da uğraşır belki?

TEES Web Sitesi
HepsiBurada : Elektronik Set
11:56      6 yorum      Yorum Yaz
21

Brink: Come here, you phlegm-carapaced slime-faced mucus-brained furry-legged abductor of luminously intelligent but pulchritudinous Earth woman!

Eski cdleri karıştırırken elime geçti. Günlerce bilgisayar önüne çakılmıştım. İnternet'in çok yaygın olmadığı zamanlardı, walkthrough bulmak için komşunun bilgisayarından internetin altını üstüne getirip, dökümanı dot matrix printerda bastırıp oynamıştım bu oyunu.

Hikaye Alan Dean Foster'ın bir kitabına dayanıyor, Stephen Spielberg'ün de katkısıyla sürükleyici bir bilim-kurgu hikayesi çıkmış ortaya. LucasArts grafik ekolü, oyundaki tüm diyalogların sesli olması ve müzikler oyunu oyun olmaktan çıkarıp interaktif bir film haline getiriyor. Tabi dos dönemi 256 renk grafikler, düşük kalite ara videolar yeni nesil oyuncuların anlam veremediği şeyler.

Hikaye kısaca şöyle: Dünyaya yaklaşan yeni bir asteroid keşfedilir. Dünya yörüngesine oturan cismi incelemek için 5 kişilik bir ekip oluşturulur. Ekip, başına buyruk gazeteci - dilbilimci ablamız (Maggie), kendini beğenmiş bilim adamı - arkeolojist (Brink), Amerikan tarzı az anlayışıyla görev adamı komutan Boston Low ve iki mekik personelinden mürekkeptir. Ekip asteroide iner, standart amerikan yaklaşımıyla iki bomba patlatır ve asteroidin içinin boş olduğunu keşfederler. "Bu düğme neymiş?" "bu tablet buraya oturuyor mu?" diyerek aleti kurcalarken hyber-space jump vasıtası ile Allah'ın unuttuğu bir gezegene gelirler. Olaylar gelişir.

İsteyenler paylaşım programları ile oyunu temin edebilirler. Eski bir oyun olduğu ve microsoft geriye dönük uyumluluk konusunda mansiyon ödülünde kaldığı için oyunu oynamak için Scumm Vm programını edinmek gerekiyor. Linkler aşağıda...

Wikipedia: The Dig
Walkthrough: Yürüyelim arkadaşlar
Emülatör: S.C.U.M.M V.M.

14:46      1 yorum      Yorum Yaz
20


Çocukluğumdan hatırlıyorum, jönlerin esas kızları televizyonda en fazla boyun nahiyesinden öptükleri zamanlar. Ben de ekranda öpüşen birilerini görünce yüzümün kızardığı yaştayım.

Meraklı bir çocuğum, belgesel çıkınca ekrana yapışıyorum. En çok astronotlu uzaylı belgeselleri seviyorum. Ee hep uzay belgeseli yok tabi televizyonda, arada bu dünyayı da anlatıyorlar.

Afrika yerlilerini belgesellerden tanıdım, değişik insanlardı, mesela bir kabilenin kadınlarının boyunları çook uzundu, bazıları kulaklarını, dudaklarını delip genişletip kocaman halkalar takıyorlardı. Hayatını evde ve mümkün olduğunda tv karşısında geçiren bir çocuk için bu değişik insanlar, başka memleketler çok ilginçti.

Yalnız bir gariplik vardı...
Kadın vücudunun sansür edildiği zamanlarda, bu afrikalı ablalarımızın memeleri gayet normal birşey gibi gösterilirdi. Evet biliyorum, kültürlerinde üst tarafı örtmeyi gerektirecek bir kural kaide yoktur, her daim öyle geziyorlardır, onlar için normaldir. Ama bizim için normal değildi. Kendisi ne kadar geniş meşrepli de olsa beyaz bir kadının memesini açıkça göstermezlerdi. Rio karnavalında sadece sırtındaki kuş tüyleriyle dans eden bir kadını göremezdik yakın zamana kadar televizyonda. Hiçbir televizyon programı "bunlar böyle yaşıyor, hep memeler fora geziyolar" diyerek çıplaklar kampından görüntüler sunmadı düne kadar.

Anladım ki, afrikalı olunca, siyah olunca, bizim gibi yaşamayınca kadın değilsin, memen beyaz kadının memesi kadar korunmaya değer değil. Vahşi hayvanları gösterir gibi gösterdiler bize afrikalıları.

Saramacca kabilesinin kadınları! Siz rahatlıkla gösterseniz bile içimdeki çocuk görmesin diye sakladım memelerinizi.

Beyaz kadın kadar saygı göreceğiniz dünyaya selamım olsun.
16:12      2 yorum      Yorum Yaz