Oca
6

Planet Earth

Google da “çevremizi korumazsak ne olur” diye aratıp blog’a düşen angut öğrenci sayısı artmışken çevre ile ilgili bir yazının zamanıdır diyerek başlıyor ve sesleniyorum:

-BBC, Allah senden razı olsun. Bu kadar mı güzel belgesel çekilir. Tebrik ediyorum.

Sevgili Okan temin etti sağolsun, oturduk hanımla izledik. Planet Earth şu yaşıma kadar izlediğim belgeseller arasında en güzel kurgulanmış, en lirik aktarılmış, en süper çizilmiş doğa resmi.

5 dvd den mürekkep bu faydalı eser büyük emeklerle yıllara yayılan bir takvimde hazırlanmış. Her dvd 2-3 bölüm içeriyor (ki ben bu durumu farketmemişim ve her dvd nin ilk bölümünü izleyip arkadaşlara “ben hepsini izledim hacı” diyerek izle(ye)mediğim bölümlerle ilgili yorumlarına eblek eblek bakmışlığım da var )

İlk 4 dvd belgesel bölümlerini ve her bölüm için çekim maceralarını içeren kısa filmleri kapsıyor. 5. dvd genel olarak yorumlara ve çevremizi korumak için ne yapabiliriz sorusuna ayrılmış.

Vatana millete hizmetim, maarife katkım olsun:

“Eyy her ödevini google’da aratan hazırlop sever öğrenci kardeşlerim! İnternet kafede ödev sitelerinde gezmeye harcadığınız zamanı parayı ayırın, alın bu belgeseli izleyin, hem gözünüz açılır hem de hocanızın dudağını uçuklatacak ödev hazırlarsınız, ayrıca arkadaşlarınızla futboldan başka bir muhabbet konunuz olur.”

‘Çevremizi korumazsak dünyamız ne olacak’mış, eşşekkafalılar sizii !!!

BBC Planet
Earth buradan

Ekşi Sözlükte
Planet Earth belgeseli
buradan

Idêefixe

buradan

Hepsiburada

işte buradaa

Oca
1

Sakal


Ortaokul döneminde çok yoğun olmakla birlikte hala zaman zaman nükseden tik problemi
yaşıyorum. Göz kırpma, alt dudakla garip bir hareket yapma, boğaz temizleme, hımlama,
boyun kaslarını sıkma, omuz oynatma gibi birbirini izleyen ve başa saran tikler
yüzünden dayak yemeyazmadan tut, gerizekalı zannedilmeye kadar çeşitli tepkilerle
karşılaşırdım.

Son dönemde hafif bir onaylar gibi baş sallama kaldı, onu da
halledersek tik olayını kapatacağız diye düşünüyordum ki tiklerin yerine başka birşey
koyduğumu farkettim.

Arada sakallarımla oynadığımı biliyordum ama işin boyutunu Planet earth belgesellerindeki
gibi bir hızlı çekim denemesi için kendimi çekmemle farkettim.

Planet Earth yazısı ve daha anlamlı içerikli benzer videolar yolda.

Ara
11

Uçun Kuşlar Uçun


B
log’a daha önce girenler farketmiştir, tasarım, altyapı vs değişti. Ayrıca artık hakkikotek.net adresinde ikamet ediyor olacağım. şu ana kadar blogspot üzerinden yayınlananan yazılara ve yorumlara artık bu adresten ulaşılabilecek.

Hala geliştirme aşamasındayım, sağı solu patlarsa mail atıp haber
veren, fikir beyan ederse ekstra mutlu bir insan olurum. Yeni özellikler de geliyor.
Fotoğraf ve Video bölümü de olacak. ışten güçten vakit buldukça eğlenceli
şeyler eklemeye çalışacağım.

Sitede emeği geçenlere anmak isterim:

Ertan Ceviz emek verip sanatını konuşturdu tasarım yaptı, gaz verdi,
bannerda kuş uçurdu. Sitenin bu hale gelmesinde önemli payı var. Her gün “ blog bitmedi
mi daha
” diye sorarak motive etmeseydi süreç çok daha uzun olacaktı.

Sağolsun…

Serdar Çıplaksite yapıyorsun da sana bi de hosting lazım,
sana bizim serverdan manzaralı yer açayım
” dedi, beni masraftan
kurtardı.

Varolsun…

Erkan Alkanat, weble ilgili tecrübelerini paylaştı, Css konusunda
destek verdi. Trickler öğretti. Bir yandan da “ siteyi tableless yap, yoksa hiç yapma
zaten
” diyerek zorladı. Sayesinde ajax öğrendim, web ufkum genişledi. 508
filan bişeyler de anlattı da çok hatırlamıyorum :D

Çok yaşasın…

Yazılara konu olan olaylarda yanımda bulunan, iş ve ev ortamındaki
varlıklarıyla bende yazı yazacak moral, enerji ve huzuru sağlayan ailem ve iş arkadaşlarıma
da teşekkür ederim. Ayrıca php mysql vb web teknolojilerine aşina olmamda büyük
etkisi olan Emre Odabaş var. Onu da anmadan geçmeyeyim.

Ve belki de en önemlisi; suya karalama yapmadığımı
hissettiren, siteye gelip değerli vaktini gereksiz yazılarımı okumak, yorumlarıyla
renklendirmek için harcayan sevgili ziyaretçi….

Sen de sağol…

Görsel
buradan

Ara
0

Demirci


Hasan, maşanın ucundaki nalı kenara bırakıp çırağına körüğü durdurmasını
söyledi. Çekicini örsün yanına koydu. Küçük kasabanın 3 demircisinden biriydi.
ıri yarıydı, çekiç sallamaktan kolları kuvvetlenmişti ama duman ve metalle
sürekli haşır neşir olmaktan cildi pörsümüş, mesleği yaşının 15 yıl ilerisinde
göstermesine sebep olmuştu. Akşam ezanını okuyan müezzine kulak kabarttı.
Abdest almak için dükkanın arkasındaki bidona yürüdü. ışini bitirince çırağına
seslendi:

-
Ben camiye gidiyorum, temizliği bitirince kapatırsın. Yarın şehre
ineceğim, sen sabah erkenden dükkanı açarsın.

-
Tamam usta.
Aceleyle yerleri süpürmeye başlayan çırağına
bakıp kafasını sallayarak çıktı.
Cami, dükkanın alt sokağındaydı ve geçen kış
kopan büyük fırtınada düşen yıldırım yüzünden yıkılan minaresi henüz
tamamlanmamıştı. Yarım minaresi ve boyası dökük duvarı cami ye kasvetli bir yüz
veriyordu. Hasan avludaki sedirde oturan yaşlılara selam verip içeri girdi.
ıçerisi düşük voltajlı lambalarla aydınlatıldığı için loştu. Hasan bir gözünü
yıllar önce sıçrayan bir kıvılcım yüzünden kaybetmişti. Sağlam gözünün karanlığa
alışmasını bekleyip ön saflara doğru yürüdü.
Ertesi sabah Hasan, karısından yolluğunu ve
küçük kümesinden en besili tavuğunu alıp yola koyuldu. Kasabanın meydanında
bekleyen dolmuş’a bindi. şoförün uygun gördüğü yolcu sayısı tamam olunca dolmuş
hareket etti.
Sarsıntılı bir yolculuğun ardından dolmuş,
yolcularını şehrin kıyısından itibaren teker teker dökmeye başladı. Hasan garaja
girmeden indi. Gürültülü ve kalabalık yerlerden oldum olası hoşlanmaz, tenhada
kendini huzurlu hissederdi. Daha önce bir kez gittiği evin yolunu çıkarabilmek
için huyu olmadığı halde çevresine bakınarak yürümeye başladı.
Yarım saat yürüdükten sonra aradığı evi
görebildi. Geniş avlusu bel hizasında duvarla çevrili evin bahçe kapısından
girdi. Kapıyı vurup bekledi. Kimdir o diyen kadın sesini, sıkılarak “demirci
Hasan” diye cevapladı. Bir yandan da şeyhin evinde kapının kapalı olmasını, bir
de üstüne kapıyı çalana kim o diye sorulmasını tuhaf buldu, havanın serinliğine,
yanaşmanın saflığına verdi.
Ayakları bağlı tavuğu kapıyı açıp kanadının
ardına saklanan kıza teslim edip kızın eliyle işaret ettiği odaya doğru gitti.
ıçeride 3 kişi daha vardı. Giyimlerinden çevre köylerden geldiklerini ve fakir
insanlar olduklarını tahmin etti. Selam verip mindere çöktü. Biraz sonra genç
bir oğlan elinde tepsiyle girdi. Hoş geldiniz deyip şerbet ikram etti.
Yarım saat geçmeden aynı oğlan geri gelip
bekleyenlerden birine şeyhin kendisini göreceğini söyledi. Adam ayağa kalkıp
takip etti. Hasan sade odanın duvarlarına bakarken diğer adam konuştu.

-

Nerelisin hemşerim?

-

Kavaklı.

-

Ben de Küçükpınardan geldim.

-

Ne iş yaparsın.

-

Yarıcılık yapıyorum.

-

Nasıl bu sene mahsul?

-

Azın yarısı işte.

-
Zor, Allah kolaylık versin.

-
Amin. Amin. Sen ne iş yaparsın?

-
Demirciyim.

-
ışler nasıl kasabada?

-
Borç harç olmasa idare ettirir.

-
Allah kurtarsın.

-
Sağolasın.
Hasan küçük pencereden giren güneşin ışığında
uçuşan tozlara bakarken sessizlik çöktü. Havada asılı toz taneleri güneş
vurdukça parlıyor, meyve sinekleri gibi birbiri etrafında dönüyordu. Hasan
muhatabına baktı, adamın da kendisine baktığını görünce gözünü kaçırdı. Paçasına
bulaşıp kurumuş çamura fiske atmaya başladı. Sonra minderi toz ettiğini düşünüp
durdu. Kafasını kaldırdığında adamın hala ona baktığını fark etti. Bu sefer
kaçırmadı gözlerini. Adamcağızın gözlerinin dolu olduğunu görünce kafasını yine
pencereye çevirdi.
ıç oğlanı kapıdan başını uzatıp sohbet
arkadaşını çağırınca Hasan rahatladı. Odada yalnız başına düşünerek sırasını
bekledi. 15 dakika sonra oğlan bu sefer onu çağırmak için göründü. Delikanlının
ardı sıra şeyhin odasının kapısına kadar geldi. Kapının eşiğinin yanında
gösterilen yere oturdu.

-

şeyh hazretleri çağırınca girersin.

-

Peki.
Mürit hemen ilerideki perdeyi aralayıp yan
odaya geçti. 5 dakika geçmeden içeriden şeyh hazretlerinin sesi duyuldu.

-

Hasan, Evladım gel…
Hasan heyecanla doğruldu. şeyhin kendisini
görmeden geldiğini bilmesine şaşırmıştı. Yüzünde şaşkınlığın sersemliğiyle odaya
girdi. Başını eğip kapının yanında durdu.

-

Yanıma gel.

Küçük adımlarla ilerledi. Bağladığı ellerini
çözüp şeyhin eteğine uzandı. Hoca efendi hızlı davranıp kaftanının eteğini
çekti. Elini tuttu.

-

Yüzüme bak Hasan oğlum.
Hasan başını kaldırdı ve şeyh hazretlerinin
yüzüne baktı. Geçen gelişinde bir ahbabının refakatinde kapının yanında
beklemiş, şeyhi birkaç kaçamak bakışla görebilmişti. Uzun gri sakallarının
ardında şeyhin ağzı küçük, burnu biçimliydi. Gözleri ise yalnız Allah
dostlarının ve dünyevi zevkleri terk etmiş insanların gözlerindeki derin
ifadelerine sahipti. Hasan başını tekrar eğdi, sessizce bekledi.
Hoca efendinin hemen sağında sade işlemeli
rahlede açık bir elyazması vardı. Bir yandan Hasan’ın elinden tutan şeyh bir
yandan da kitaptan dua okuyordu. Hasan şeyhten ummadığı bu yakınlık karşısında
şaşırmış ve mutlu olmuştu. Hocaefendinin şefkatli bakışlarından etkilenmişti.
Ellerinden vücuduna bir sıcaklık yayılıyor, hocasının yanında olmak ruhuna huzur
veriyordu. Dua bitince şeyh yine adıyla seslendi.

-

Hasan.

-

Buyrun şeyhim.

- Sıkıntıların var, evladım. Rahat ol. Dünya imtihan sahasıdır.
Allah kimi kulunu sıkıntıyla, kimi kulunu ferahlıkla imtihan eder. Dert verdiği
kulu isyan edecek mi, zenginlik verdiği kulu azacak mı diye bakar. Seninki gibi
dertler dünyevidir. Gelip geçicidir. Gönlünü ferah tut. Dertlerin bize saklı
değildir. Dua ettik, Allah’ın izniyle sıkıntıların geçecek.

-

Allah sizden razı olsun.

-

Cümlemizden inşallah. Rabbimin izniyle yakında işlerin açılacak,
borcunu vadesi gelmeden ödeyeceksin. Karına da zulmetme. Çocuğunun olmaması evet
senin suçun değil ama karına karşı da şefkatli ol. ınşallah duamız kabul olursa
yakında bu derdiniz de kalmayacak.
Hasan, şeyhin tüm gizlilerini bu kadar kolayca
bu kadar isabetli bilmesinden duyduğu şaşkınlıkla afallamıştı. Teşekkürünü
ağzında döndürüyor ama bir türlü dilini çözemiyordu. Kekeleyince şeyh hazretleri
güldü.

-

Çocukluğundan beri pepeme değildin Hasan. Ne oldu sana?
Hasan iyiden iyiye vecde kapılıp şeyhin eteğine
kapandı. Başı dönüyor, gözleri kararacak gibi oluyordu. şeyh elini başına koydu.
Birden içini tekrar huzur kapladı. Yaşlı gözleriyle şeyhine baktı.
Hocaefendi yumuşak bir sesle:

- Haydi şimdi güle güle git Hasan evladım. Allah’ın selamı üstüne
olsun.
Hasan ancak avlu kapısında kendine gelebildi.
Titreyen bacaklarla garaja doğru ilerledi. Yaşadığı deneyimden çok sarsılmış,
kafasında soru işaretleriyle geldiği dergahtan perçinlenmiş bir inançla
çıkmıştı. Kendini şaşkın ama iyi hissediyor, yüce bir zatın da yardımıyla
Allah’ın desteğini tüm gücüyle içinde hissediyordu.
Borç içinde yüzmesine ve huyu da olmamasına
rağmen yola çıkmadan önce karısına elbiselik kumaş aldı.

—— o ——

Hasan gittikten sonra hoca efendi kasılarak
oturmaktan ağrıyan belini dinlendirmek için ayağa kalktı. Odadaki perdeyi
aralayıp biraz önce Hasan’ı odaya getiren oğlanı çağırdı. Yeni gelen tavuğu
Kavaklılı Mustafa gelince ona vermesini söyledi. Rahlesinin başına dönüp
kalemini eline aldı. Biraz önce okuduğu sayfanın altına yazmaya başladı.
Hasan’ın komşusu Mustafa, Hasan’ın şeyhi
ziyaretinin ertesi günü şehirdeydi. Alışverişini yaptıktan sonra dergaha uğradı.
Yanında getirdiği kağıtları şeyhin müridine verip Hasan’ın tavuğunu aldı. Ufak
tefek haberler, dedikodular için gayet güzel bir hediyeydi. Sevinçle evine
döndü. Sevinci ertesi sabah tavuğun kaybolduğunu anlayana kadar sürdü.
Mustafa’nın bahçesi Hasan’ın bahçesiyle duvar
komşusuydu. Tavuk maceralı bir minibüs yolculuğu, şehirde bir gezinti ve
sarsıntılı bir başka dolmuş yolculuğu sonucu eski evinin yanına gelmişti.
Mustafa’nın köpeğinin yabancı tavuğa pek misafirperver davranmamasının da
verdiği güçle alçak duvarı kör kanatlarıyla uçarak aştı. Yine evinde olmanın
huzuruyla avluda böcek aramaya başladı.
Ertesi gün Mustafa yeni tavuğunu ararken Hasan
dükkana gitmek üzere evden çıkıyordu. Ziyaretinin şaşkınlığını hala üstünden
atamamıştı ki şeyhe götürdüğü tavuğun bahçede eşelendiğini gördü. Kapı eşiğine
çömelip kaldı. Bütün dertlerini bilen, onun için dua eden şeyhin dergahına
utanmadan sadece bir tavukla gitmişti ve o yüce insan, o Allah dostu zat
büyüklük göstermiş, tavuğunu da dua gücüyle taa şehirden geri göndermişti.
Cimriliğinden utandı. Kendini affettirmek için bir dahaki
ziyaretinde şeyhine doğru düzgün hediyeler götürmeye and içti…

Görsel
buradan

Eki
1

GO


İlk
Pi filminde görmüştüm, sarmallara
takıntılı esas oğlan önceleri hocasıyla oynadığı go tahtası üzerine taşlarla sarmallar
çiziyordu. Daha sonra aynı oyun Beautiful
Mind
(güzel insan:) filminde de görünüyordu.

Oyunu matematikle uğraşan kişilerle bağdaştırdığım
için ve kendim de sayısal mezunu olduğumdan GO oynamaya özenmiştim o zamanlar. Tabi
tahtayı taşları edinip sonra siyahlarla beştaş oynamamak adına oyunu öğrenmek gerekiyor.

GO öğrenmesi kolay, ustalaşması zor bir oyun.
basit birkaç kuralı var ki kavraması 3 dk kadar sürüyor. Daha sonra oyunu hakkıyla
oynamak için insanın yıllarını vermesi gerekiyormuş. Kendim dönem dönem popüler
objelere maymun iştahlı olduğumdan ve GO’da ustalaşmak için gerekli olan akli-ruhi
melekeleri taşımadığımdan kumda oynama mertebesinde karar kıldım. Övünmek gibi olmasın
çok mütevazi insanımdır, kendimi ve sınırlarımı bilirim, övünmeyi de hiç sevmem.

GO, rakiplerin Siyah veya Beyaz taşlarıyla tahta(goban)
üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmalarına dayalı bir oyun. Taşlar hareket ettirilmiyor,
ancak rakip taşlarla çevrelenirse tahtadan alınıyor. Tahtayı domine eden kazanıyor,
ele geçirilen rakip taş sayısı da bir etken tabi. Genelde satrançla karşılaştırılıyor
ve GO hakkinda “Satranç muhasebecilerin, GO filozofların oyunudur” gibi büyük laflar
ediliyor. Tasvip etmiyorum, sonuçta satranç da bu camiaya yüzyıllarını vermiş sevdiğimiz
bir oyun. Bununla birlikte GO oyununun sezgisel olduğu su götürmez, çünkü bir taşın
değeri tahtadaki komşularıyla oldukça fazla ilintili. Oyun aniden dönebiliyor. Taş
değerlerinin hesaplanması zor olduğundan ve hamle ihtimal sayıları uçuk olduğundan
satrançtaki gibi usta oyuncuları yenecek bilgisayar programları üretilemiyor. Bu
durum ilk etapta insana “ışte insan aklının ve yüreğinin elektroniğe üstün geldiği
bir başka nokta” sevinci yaşatsa da bedava bir program 9×9 luk tahtayı koltukaltınıza
sıkıştırdığında gözlerde hafif bir oynamaya sebep olabiliyor.

Oyuna heveslenen arkadaşlara şu linkler oldukça faydalı
olacaktır.

Oyun ve kuralları ile ilgili
bilgiler, interaktif örnekler.

Turkiye Go oyuncuları derneği

Vikipedi

Eki
2

Kedi Köftesi Hamster Hayvanı


Dört
ay kadar önce ev hayvanı kadromuzdaki boşluğu doldurmak adına hamster edindik. Sağolsun
hanım fareden kemirgenden korkan bir insan olmadığından gönül rahatlığı ile kafesi
aldım kolumun altına geldim eve. Bu arada kafes denen plastik-metal konstrüksiyon
hamster sahibi olmak için harcamanız gereken meblağ’ın büyük kısmına tekabül ediyor.
ışin hayvan kısmı ucuz, en kral pet-shop’tan gonzales kasa son model hamster’ınızı
20 liradan alabilirsiniz, hamster için daha fazla para isterlerse anlayın ki iş
kafes noktasına geldiğinde yanağınızdan öpmeye niyetliler. Tekrar söylüyorum, bu
meret en janti yerde 20 lira, ayda 30 tane üreyen hayvana daha fazla para vermenin
anlamı yok.





Tahmin ediyorum ki çok ürediklerini söylediğim
anda gözlerde bir parlama oldu. Hamster denen canlının 1 ayda ergen olduğunu, 15
günde doğurduğunu ve bir batında ~10 yavru verdiğini öğrenince benim de gözümde
Kötek Hamster Üretme Çiftlikleri ve Peynircilik, Hafriyat Sn. tic. ltd. şti şeklinde
bir ticari sicil gazetesi ilanı canlanmıştı ama sermaye bulamadım.





Efendim başa döneyim, hayvanat bayiindeki arkadaş
benim “Ben bu hamster denen şeyden alacak idim, neler almam lazım” şeklindeki sorumdan
hamster camiasına yabancı olduğumu anlayınca, kafesle beraber, talaş, yem suluk
vb elzem edevatın yanında ballı yem, hamster parfümü, ekstra talaş falan da kakalamayı
ihmal etmedi. ballı yemleri hamster tüketti, kafes koku yapmasın diye sattıkları
suyu da parfüm niyetine ben kullanıyorum, daha iki sene gider bana.





ışin enteresan yönü kafes denen şey hamsterdan
daha sevimli. Cicili bicili renkli plastikler, efendime söyleyeyim borular, alafortanfonik
egzersiz cihazları. Eklemlenebilir ve upgrade edilebilir bir sistem kurmuşlar ki
para harcamayı bırakamayın. Neyse standart bir kafes donanımı, talaş, yem vs alıp
hamster beğenme seviyesine eriştik. 20 tane yavrunun birarada yaşadığı kafesten
gözüme beyazlı kırçıllı bir tanesini kestirdim, görevli arkadaş sağolsun binbir
güçlükle alıp kafese dahil etti. Parasını da ödedik, evimize yollandık.





Hamster denen zibidi daha çok geceleri aktif.
Geceyarısından sonra sabaha kadar yemek, spor, temizlik döngüsüne giriyor. Sabah
olunca da akşama uyanmak üzere uykuya yatıyor. Çok temiz, titiz terbiyeli bir tür
olduklarına dair söylentiler var ancak 4 aydır bakıyorum, öyle bir ışık göremedim.
Elalemin hemstırı tuvaletini belli bir yere yapıyormuş, bizimkisinin tekerleğini
pok götürüyor. Aileden gelen bir eğitim sanırım, bizimkisi alamamış. Huyu da pis,
iki sevelim diyoruz, sıkıya gelince ısırıyor.





Hayvanın güzel tarafları da yok değil. Sevimli
olmasının yanında pisboğaz olması ve yemek seçmemesi nedeniyle problemsiz bir ev
hayvanı. kuruyemiş, sebze, meyve ne bulursa yiyor. Eline aldığı şeyin ağzında kaybolmasından
Agop’un kazı gibi götürdüğünü zannedebilirsiniz ancak işin aslı o değil. Yemeği
bulduğu zaman yanaklarına (avurduna) dolduruyor daha sonra da yiyemediklerini çıkartıp
bir yere saklıyor.







ınternette
sık sorulan bir soru da hamster’ın cinsiyetinin nasıl anlaşılacağı; kişisel tecrübem
şu: eğer yavru hamster erkekse iki hafta içinde direk anlaşılıyor zaten.







Sonuç olarak evde beslemeye uygun, sevimli bir
hayvan, kısa ömürlü olması kötü. Maksimum 3 yıl ömür biçiyorlar. Yalnız yaşamaya
da uygun oldukları söyleniyor ki evin istila edilmesini istemediğimden beyefendiye
eş almayı planlamıyorum. Köfte bey bekar haliyle bize yetiyor.




Görsel: Mr Da Trang
veya Jenniek ns bilemedim…

Eki
0

Santralıstanbul




Geçtiğimiz
hafta Salı günü şirketten arkadaşlarla öğle tatilini uzatıp Santralıstanbul’a gittik.




O
smanlı ımparatorluğunun
ilk ve tek termik
santrali olan Silahtarağa elektrik santrali 1914 yılında devreye girmiş. 1921 yılında
yapılan eklentilerle 12.000 Kw la yaklaşık 2000 aboneyi besliyormuş.




Santrali kuran Macar Ganz Elektrik şirketi, daha önceleri
de tramvaylar için doğru akım dinamosu vb alet edevatın kurulumunu yapmış. 1923
te Ankara hükümeti de şirketle çalışmaya devam etmiş, hatta şirketin sermayesi yükseltilmiş
ve çalışanların Türk olması zorunluluğu getirilmiş.




Santralin 1983 yılına kadar aktif 69 yıllık bir hizmeti
var.





Kapatıldıktan
sonra tahmin edileceği gib
i bakımsız kalan santral binası ve arazisi daha
sonra Bilgi Üniversitesi tarafından satın alınıyor ve modern

sanatlar müzesine dönüştürülüyor. Bizim ilgimizi çeken modern sanatlardan ziyade
alet-i metrukelerdi. Enerji müzesinde santralde kullanılan türbinler, kontrol cihazlar
vb yanında interaktif sunumlar da hazırlanmış. Kendi elektriğini kendin yap, işlet,
devret şeklinde aletler de mevcutmuş fakat zamanımızın kısıtlılığından keşfedemediğimiz

bölümlerde kaldılar.



Kontrol odası, türbinler ve genel olarak bina görmeye değer. Fotoğraf
makinasının azizliğinden yeterli fotoğraf çekemedim ancak Burak sağolsun fotoğraf
makinasını paylaştı.




Eki
0

Google It…



—== Bu yazı google’ı kötü emellerine alet edenlere adanmıştır ==–

Aşağılarda sağda Pro-Stat başlığı altında bir counter var. StatCounter.com
bir sayaç hizmeti veriyor. Sağolsunlar şu güne kadar da bir kere olsun “kaç ay oldu,
sitene gelenin gidenin hesabını tutuyoruz, profilo kapısında oturan eleman gibiyiz,
bi sakal at” demediler. Tabi bedava servisin bir limiti var, geçen ayları pek iyi
hatırlamıyor falan, neticede kendi blogumu kodladığımdan ve statcounter’ın sağladığı
tüm bu özellikleri ekleyeceğimden çok irdelemiyorum. Yalnız bu servisin bir hizmeti
yüzünden dikkatimi çeken bir gerçek var:




Efendim hep duyuyoruz, içeriğe bakacak olursak internet
büyük bir porno dükkanıdır vs. açıkçası inanmak istemiyordum, ta ki google’da arama
yapıp bu sayfalara düşen insanların arattıkları kelimeleri görene kadar. Referrer
bilgisinden google keywordleri de alınıyor ki durum vahim. sıklıkla aranan kelimeler
şöyle:




meme, arap memesi, çıplaklar kampından görüntüler, kadınların çıplak memeleri,
çıplak kabile, kuş adası çıplaklar kampından görüntüler, memeler fora, ayıp memeler,
arap kadının memesi, memesi çıplak olarak öpüşen kadın




Arada spesifik tanım verenler de düşüyor : memeleri
çıplak olsun




Bütün bu terbiyesizlerin buraya düşmesine sebep yazı da
burada…



Ayıp değil mi kardeşim, insan gibi iki satır yazamayacak
mıyız!! Youtube a bakıyorum, türkçe yorumlarda rezalet dizboyu, blog’a gelen herifler
niyeti bozmuş. şu internete bir kere de hayırlı birşey için girin, elinizin altında
bir dünya kaynak var, milyon tane yeni şey öğrenebilir insan. Bu deryada aradığın
meme midir? şu internete katkın a.q. mudur? Ne bitmez ergenlik bunalımıymış yahu.




Gözü dönüp Google’da meme diye aratıp gelenlere
sesleniyorum:



BU SAYFALARDA SENıN ARADIğIN şEYLERDEN YOK !!!




NOT: bir de “nush ile uslanmayanı etmeli tekdir tekdirden anlamayanın hakkı
kötektir ne demektir
” diye sorup gelenler var :) onlara da bu vesileyle yarım
yamalak da olsa açıklayayım, diyor ki:




Nasihattan anlamayanı azarlamak lazımdır, azarlamayla da yola gelmeyen ise dayağı
haketmiştir.



Counter Hizmeti : StatCounter

Eyl
0

Trombosit




/>
Dün işyerinde yapılan bir
duyuruya istinaden trombosit bağışlamak için Yeditepe Araştırma Hastanesindeydim.
Daha önce defalarca kan bağışlamış ama trombosit işine girmemiştim. Neyse efendim
kalktık gittik, kan bankasını denk getirip besmele çekip girdik içeri, standart
kan donörü formunu (Ahaha gene house gibi oldu, Kınsent form) doldurduktan sonra
iki tüp kan aldılar testler için.



Kan bağışında, yapılan bağıştan elde edilen kan üzerinde
test yapabildikleri için bağış öncesi sadece kan sayımı ve tansiyon alınırken trombosit
bağışında önce kan alınıyor ve inceleniyor. Vücutta enfeksiyon varsa veya kan değerleri
belirlenen sınırlar içinde değilse trombosit almıyorlar. Yine pıhtılaşmayı etkileyen
ilaçlar (aspirin vb), antibiyotikler trombosit donöründe aranan özellikler değil.



Neyse, test için kan verdik, yaklaşık 3 saat sonra
gelin dediler, testler 1 saatte çıkıyormuş fakat trombosit süzmek uzun sürdüğü için
sıra varmış. Peki dedik çıktık. Buraya kadar birinci çoğul şahıs gidiyordum anlaşılmıştır
yanımda bir arkadaşım daha vardı, (Ertan), onun sağolsun annesinin evi yakınmış,
gittik öğle yemeği, sohbet, çay derken oyalandık, saati getirttik.



Efendim gidip saatinde kan bankasına teslim olduk
ki Ertandan trombosit alınmayacağı ortaya çıktı, bazı kan değerleri uygun değilmiş,
dolayısıyla kaytardı kendisi. Sıram gelince oturdum koltuğa, sağolsun hemşireanımlar
ilgilendiler, iki koldan iğnelediler, makina çalışmaya başladı. Sözkonusu makina
enteresan. Yaş, kilo, boy ve sanırım kan değerlerini giriyorsunuz, alet size ne
kadar bağlı kalacağınızı söylüyor. Benim hesap 50 dakika çıktı. Sağ koldan kan almaya
başladılar, devirdaim başlayana kadar sol koldan serum verdi makina, sonra borudan
kan gelmeye başladı. Japonlar yapmış hakikaten, kan hiçbir şekilde makinaya temas
etmeden süzülüyor, steril bir set içerisinde trombositin, yan malzemelerin toplandığı
torbalar ve santrifüje takılan ayırıcı aparat geliyor, makinaya giydirilen bu setin
içinde kanınız döndürülüp yine size geri veriliyor. Maalesef santrifüj kısmı kapalı
olduğu için alet torbanın içindeki kanı nasıl döndürüyor, nasıl ayırıyor çözemedim,
geçişken zar gibi bişey de olabilir.



50 dakika kadar kral tv izledikten sonra
makina bipledi, vınladı, kan almayı kesti, setin içinde kalan kanı da iade edip
durdu. ığneleri çıkardılar, meyve suyu ve vişneli brownie ikram ettiler. Genel olarak
prosedür donör için basit ve rahat, can acısı falan olmuyor. Benim yaşadığım tek
yan etki yüzümün uyuştuğunu hissetmemdi ki kanın makinada pıhtılaşmaması için verilen
pıhtılaşma önleyici ilaç sebebiyle oluyormuş. ışlemin tek can sıkıcı tarafı can
sıkıcı olması. 50-60 dakika ööle yatıyorsunuz. Gene doktorlar hemşireler arada gelip
“iyi misiniz” şeklinde ilgileniyorlar, zaman geçiyor. ışlem akabinde biriki saat
araba kullanmamamı, bilgisayar gibi dikkat isteyen(!) işlerle ilgilenmememi tavsiye
edip yola vurdular.



Dönüşü kadıköy üzerinden vapurla yaptım. Akşam güneşinde
boğaz mükemmeldi, gel gör ki fotoğraf makinası yoktu yanımda.

Görsel: http://www.bcis.org.uk/about

Ağu
0

Güzel Çevremiz




Dünyanın
tüm blogçuları birleşin.




Çevre bilinci oluşturacağız.



Dünyayı kurtaracağız.




Çevre çok önemli birşey. Çevre olmasaydı hiçbirimiz olmazdık. Bu nedenle
çevre deyince akan sular durur, çevreyi korumazsak da akan sular durur.

Hepimiz çevreye zarar veren davranışlarda bulunuyoruz zaman zaman, hatta
ben bile….

Harika yahu, gerizekalı köşe yazarı gibi olabiliyormuşum istediğim zaman. E. Özkök
okusa gelecek görürdü sanırım.




Gelelim mevzumuza, 15 Ekim günü tüm dünya çapında çevre sorunlarına dikkat çekmek
adına bir blog çalışması yapılacak. Konu ile ilgili
şuradan
bilgi alabilirsiniz.

Yazı yazmak aynı saçma maili yüzbin kere birbirine göndermekten çok daha güzel.

Ben şimdiden çevre duyarlılığımı gösteriyor ve ilkokulda çevre ile ilgili yazdığım
bir kompozisyonu sizinle paylaşıyorum. Unutulur munutulur, benden çıksın.

Çevre…

Çevremiz çok güzel, çevre olmasa çok kötü olur. Çevremizi korumalıyız
ki, çevremiz yok olmasın. Ağaçları kesmemeliyiz, ormanları yakmamalıyız.
Herkes evinin önünü süpürse tertemiz olur dünya. Yaşasın çevre!

Amin.