
Hasan, maşanın ucundaki nalı kenara bırakıp çırağına körüğü durdurmasını
söyledi. Çekicini örsün yanına koydu. Küçük kasabanın 3 demircisinden biriydi.
ıri yarıydı, çekiç sallamaktan kolları kuvvetlenmişti ama duman ve metalle
sürekli haşır neşir olmaktan cildi pörsümüş, mesleği yaşının 15 yıl ilerisinde
göstermesine sebep olmuştu. Akşam ezanını okuyan müezzine kulak kabarttı.
Abdest almak için dükkanın arkasındaki bidona yürüdü. ışini bitirince çırağına
seslendi:
-
Ben camiye gidiyorum, temizliği bitirince kapatırsın. Yarın şehre
ineceğim, sen sabah erkenden dükkanı açarsın.
-
Tamam usta.
Aceleyle yerleri süpürmeye başlayan çırağına
bakıp kafasını sallayarak çıktı.
Cami, dükkanın alt sokağındaydı ve geçen kış
kopan büyük fırtınada düşen yıldırım yüzünden yıkılan minaresi henüz
tamamlanmamıştı. Yarım minaresi ve boyası dökük duvarı cami ye kasvetli bir yüz
veriyordu. Hasan avludaki sedirde oturan yaşlılara selam verip içeri girdi.
ıçerisi düşük voltajlı lambalarla aydınlatıldığı için loştu. Hasan bir gözünü
yıllar önce sıçrayan bir kıvılcım yüzünden kaybetmişti. Sağlam gözünün karanlığa
alışmasını bekleyip ön saflara doğru yürüdü.
Ertesi sabah Hasan, karısından yolluğunu ve
küçük kümesinden en besili tavuğunu alıp yola koyuldu. Kasabanın meydanında
bekleyen dolmuş’a bindi. şoförün uygun gördüğü yolcu sayısı tamam olunca dolmuş
hareket etti.
Sarsıntılı bir yolculuğun ardından dolmuş,
yolcularını şehrin kıyısından itibaren teker teker dökmeye başladı. Hasan garaja
girmeden indi. Gürültülü ve kalabalık yerlerden oldum olası hoşlanmaz, tenhada
kendini huzurlu hissederdi. Daha önce bir kez gittiği evin yolunu çıkarabilmek
için huyu olmadığı halde çevresine bakınarak yürümeye başladı.
Yarım saat yürüdükten sonra aradığı evi
görebildi. Geniş avlusu bel hizasında duvarla çevrili evin bahçe kapısından
girdi. Kapıyı vurup bekledi. Kimdir o diyen kadın sesini, sıkılarak “demirci
Hasan” diye cevapladı. Bir yandan da şeyhin evinde kapının kapalı olmasını, bir
de üstüne kapıyı çalana kim o diye sorulmasını tuhaf buldu, havanın serinliğine,
yanaşmanın saflığına verdi.
Ayakları bağlı tavuğu kapıyı açıp kanadının
ardına saklanan kıza teslim edip kızın eliyle işaret ettiği odaya doğru gitti.
ıçeride 3 kişi daha vardı. Giyimlerinden çevre köylerden geldiklerini ve fakir
insanlar olduklarını tahmin etti. Selam verip mindere çöktü. Biraz sonra genç
bir oğlan elinde tepsiyle girdi. Hoş geldiniz deyip şerbet ikram etti.
Yarım saat geçmeden aynı oğlan geri gelip
bekleyenlerden birine şeyhin kendisini göreceğini söyledi. Adam ayağa kalkıp
takip etti. Hasan sade odanın duvarlarına bakarken diğer adam konuştu.
-
Nerelisin hemşerim?
-
Kavaklı.
-
Ben de Küçükpınardan geldim.
-
Ne iş yaparsın.
-
Yarıcılık yapıyorum.
-
Nasıl bu sene mahsul?
-
Azın yarısı işte.
-
Zor, Allah kolaylık versin.
-
Amin. Amin. Sen ne iş yaparsın?
-
Demirciyim.
-
ışler nasıl kasabada?
-
Borç harç olmasa idare ettirir.
-
Allah kurtarsın.
-
Sağolasın.
Hasan küçük pencereden giren güneşin ışığında
uçuşan tozlara bakarken sessizlik çöktü. Havada asılı toz taneleri güneş
vurdukça parlıyor, meyve sinekleri gibi birbiri etrafında dönüyordu. Hasan
muhatabına baktı, adamın da kendisine baktığını görünce gözünü kaçırdı. Paçasına
bulaşıp kurumuş çamura fiske atmaya başladı. Sonra minderi toz ettiğini düşünüp
durdu. Kafasını kaldırdığında adamın hala ona baktığını fark etti. Bu sefer
kaçırmadı gözlerini. Adamcağızın gözlerinin dolu olduğunu görünce kafasını yine
pencereye çevirdi.
ıç oğlanı kapıdan başını uzatıp sohbet
arkadaşını çağırınca Hasan rahatladı. Odada yalnız başına düşünerek sırasını
bekledi. 15 dakika sonra oğlan bu sefer onu çağırmak için göründü. Delikanlının
ardı sıra şeyhin odasının kapısına kadar geldi. Kapının eşiğinin yanında
gösterilen yere oturdu.
-
şeyh hazretleri çağırınca girersin.
-
Peki.
Mürit hemen ilerideki perdeyi aralayıp yan
odaya geçti. 5 dakika geçmeden içeriden şeyh hazretlerinin sesi duyuldu.
-
Hasan, Evladım gel…
Hasan heyecanla doğruldu. şeyhin kendisini
görmeden geldiğini bilmesine şaşırmıştı. Yüzünde şaşkınlığın sersemliğiyle odaya
girdi. Başını eğip kapının yanında durdu.
-
Yanıma gel.
Küçük adımlarla ilerledi. Bağladığı ellerini
çözüp şeyhin eteğine uzandı. Hoca efendi hızlı davranıp kaftanının eteğini
çekti. Elini tuttu.
-
Yüzüme bak Hasan oğlum.
Hasan başını kaldırdı ve şeyh hazretlerinin
yüzüne baktı. Geçen gelişinde bir ahbabının refakatinde kapının yanında
beklemiş, şeyhi birkaç kaçamak bakışla görebilmişti. Uzun gri sakallarının
ardında şeyhin ağzı küçük, burnu biçimliydi. Gözleri ise yalnız Allah
dostlarının ve dünyevi zevkleri terk etmiş insanların gözlerindeki derin
ifadelerine sahipti. Hasan başını tekrar eğdi, sessizce bekledi.
Hoca efendinin hemen sağında sade işlemeli
rahlede açık bir elyazması vardı. Bir yandan Hasan’ın elinden tutan şeyh bir
yandan da kitaptan dua okuyordu. Hasan şeyhten ummadığı bu yakınlık karşısında
şaşırmış ve mutlu olmuştu. Hocaefendinin şefkatli bakışlarından etkilenmişti.
Ellerinden vücuduna bir sıcaklık yayılıyor, hocasının yanında olmak ruhuna huzur
veriyordu. Dua bitince şeyh yine adıyla seslendi.
-
Hasan.
-
Buyrun şeyhim.
- Sıkıntıların var, evladım. Rahat ol. Dünya imtihan sahasıdır.
Allah kimi kulunu sıkıntıyla, kimi kulunu ferahlıkla imtihan eder. Dert verdiği
kulu isyan edecek mi, zenginlik verdiği kulu azacak mı diye bakar. Seninki gibi
dertler dünyevidir. Gelip geçicidir. Gönlünü ferah tut. Dertlerin bize saklı
değildir. Dua ettik, Allah’ın izniyle sıkıntıların geçecek.
-
Allah sizden razı olsun.
-
Cümlemizden inşallah. Rabbimin izniyle yakında işlerin açılacak,
borcunu vadesi gelmeden ödeyeceksin. Karına da zulmetme. Çocuğunun olmaması evet
senin suçun değil ama karına karşı da şefkatli ol. ınşallah duamız kabul olursa
yakında bu derdiniz de kalmayacak.
Hasan, şeyhin tüm gizlilerini bu kadar kolayca
bu kadar isabetli bilmesinden duyduğu şaşkınlıkla afallamıştı. Teşekkürünü
ağzında döndürüyor ama bir türlü dilini çözemiyordu. Kekeleyince şeyh hazretleri
güldü.
-
Çocukluğundan beri pepeme değildin Hasan. Ne oldu sana?
Hasan iyiden iyiye vecde kapılıp şeyhin eteğine
kapandı. Başı dönüyor, gözleri kararacak gibi oluyordu. şeyh elini başına koydu.
Birden içini tekrar huzur kapladı. Yaşlı gözleriyle şeyhine baktı.
Hocaefendi yumuşak bir sesle:
- Haydi şimdi güle güle git Hasan evladım. Allah’ın selamı üstüne
olsun.
Hasan ancak avlu kapısında kendine gelebildi.
Titreyen bacaklarla garaja doğru ilerledi. Yaşadığı deneyimden çok sarsılmış,
kafasında soru işaretleriyle geldiği dergahtan perçinlenmiş bir inançla
çıkmıştı. Kendini şaşkın ama iyi hissediyor, yüce bir zatın da yardımıyla
Allah’ın desteğini tüm gücüyle içinde hissediyordu.
Borç içinde yüzmesine ve huyu da olmamasına
rağmen yola çıkmadan önce karısına elbiselik kumaş aldı.
—— o ——
Hasan gittikten sonra hoca efendi kasılarak
oturmaktan ağrıyan belini dinlendirmek için ayağa kalktı. Odadaki perdeyi
aralayıp biraz önce Hasan’ı odaya getiren oğlanı çağırdı. Yeni gelen tavuğu
Kavaklılı Mustafa gelince ona vermesini söyledi. Rahlesinin başına dönüp
kalemini eline aldı. Biraz önce okuduğu sayfanın altına yazmaya başladı.
Hasan’ın komşusu Mustafa, Hasan’ın şeyhi
ziyaretinin ertesi günü şehirdeydi. Alışverişini yaptıktan sonra dergaha uğradı.
Yanında getirdiği kağıtları şeyhin müridine verip Hasan’ın tavuğunu aldı. Ufak
tefek haberler, dedikodular için gayet güzel bir hediyeydi. Sevinçle evine
döndü. Sevinci ertesi sabah tavuğun kaybolduğunu anlayana kadar sürdü.
Mustafa’nın bahçesi Hasan’ın bahçesiyle duvar
komşusuydu. Tavuk maceralı bir minibüs yolculuğu, şehirde bir gezinti ve
sarsıntılı bir başka dolmuş yolculuğu sonucu eski evinin yanına gelmişti.
Mustafa’nın köpeğinin yabancı tavuğa pek misafirperver davranmamasının da
verdiği güçle alçak duvarı kör kanatlarıyla uçarak aştı. Yine evinde olmanın
huzuruyla avluda böcek aramaya başladı.
Ertesi gün Mustafa yeni tavuğunu ararken Hasan
dükkana gitmek üzere evden çıkıyordu. Ziyaretinin şaşkınlığını hala üstünden
atamamıştı ki şeyhe götürdüğü tavuğun bahçede eşelendiğini gördü. Kapı eşiğine
çömelip kaldı. Bütün dertlerini bilen, onun için dua eden şeyhin dergahına
utanmadan sadece bir tavukla gitmişti ve o yüce insan, o Allah dostu zat
büyüklük göstermiş, tavuğunu da dua gücüyle taa şehirden geri göndermişti.
Cimriliğinden utandı. Kendini affettirmek için bir dahaki
ziyaretinde şeyhine doğru düzgün hediyeler götürmeye and içti…
Görsel
buradan