Nis
0

Nusret Fatih Ali Han


1948 Pakistan doğumlu kawwali sanatçısı. Sufi müziğini batıyla tanıştıran,
yüzbinleri ilahiyle titreten büyük bir sanatçı.

Kendisini 1997 senesinde
kaybettik.

Aankh utthi mohabbat ne angdai li

Dil ka sauda hua chandni raat mein

Love opened its eyes, and stretched languorously in bed.

That moonlit night, a heart was bought, a heart was sold.

(Aankh Utthi Mohabbat Ne Angdai Li)

İki performansıyla anmış olalım.

Wikipedia:
Nusret Fatih Ali Han

Nis
5

Rafting


23 Nisanda şirketin düzenlediği bir organizasyonla Melen çayına rafting yapmaya gittik. Yaşamayı seviyoruz.

Rafting enteresan bir spor. Zodiac botların içinde elde kürek akıntıyla birlikte kürek çekiyor, çalkantılı nehirde mücadele veriyorsunuz. Takım ruhunu had safhada yaşatan, minimum tehlikeyle doğayla mücadelenin tadını yaşatan güzel bir etkinlik.

Özgür rafting tarafından düzenlenen tur için Düzceye vardık, şirketin tesisinde rafting yapacak insanlara boylarına göre neopren elbise verdiler. Çocukken “ben sukubacı olacam” diye yemek masanının altına çift dalan biri olarak balıkadam kıyafetlerini giyince suratımda sebepsiz bir gülümseme belirdi. Can yeleği ve kask biraz ambiyansı bozsa da gereklilikleri nehre girince aşikar oluyor.

Rafting yapılan nehirlerde zorluk dereceleri 1 den 6 ya göre tanımlanmış. 1. derece fış fış kayıkçı modeli durgun suda sefa anlamına geliyormuş. 2 biraz çalkantılı, 3. dereceden sonra iş ciddileşiyor. 4. derece sadece tecrübeli raftingcilerin harcıymış. 5 oldukça tehlikeli olup sadece rafting eğitmenleri tarafından cesaret edilebiliyor. 6 numara nehirlerde zaten rafting yapılmıyormuş.

Raftingle ilgili genel bilgi, zorluk seviyeleri, rehberin vereceği komutlar ve
güvenlik önlemleri ile ilgili brifing sonrasında botlara doluşup nehre indik.
Melen çayında 12 km lik bir parkur planlanmış. İlk 2 km si 1. seviyede, daha
sonraları 2 – 2.5 olarak tanımlanmış. Suyun yükseldiği sel mevsimlerinde nehrin
zorluk seviyesi 3 e kadar çıkıyormuş.

Nehre açıldıktan sonra bottaki rehberden brifingde bahsedilmeyen yan bottan adam
alma, birbirimizi ıslatma gibi konularda da bilgi alıp parkura başladık.
Taşların etrafından dolaşıp rapidlere gire çıka ilerledik. Parkurun ortasına
doğru mola verdiğimiz yerde bir asma köprü var. Buradan suya çömleklemesine
atlanabiliyor. Tavsiye ederim, çok keyifli.

Kürekte senkron tutturmaya çalışmadığım zamanlarda farkettim ki melen çayı ve
çevresi doğal güzellikleriyle akılda kalıcı yerler. Geniş zamanda kıyıdan
gezilip güzel kareler yakalanabilir, rafting hizmetini veren şirketin
düzenlediği yürüyüş programları da mevcutmuş.

Botta fotoğraf çekemiyor olmak üzücüydü. Rafting şirketinin su geçirmez makinalı
bir fotoğrafçısı var ancak kare başına fiyat oldukça yüksek. Üzücü olan bir
diğer nokta da Melen çayına yapılacak baraj nedeniyle rafting sporunun birkaç
sene içerisinde imkansız hale gelecek olması.

Diğer botlarla su savaşı, devrilen botlardan düşen arkadaşları sudan toplama,
omzu ağrıtana kadar kürek çekme, asma köprüden atlama, parkurun bazı
noktalarında body-raft ve manzara seyri ile geçen 2 buçuk saatten sonra varış
noktasında yemek ve çay ile macerayı noktaladık.

Neticede Rafting bugüne kadar katıldığım etkinlikler arasında en çok keyif
aldıklarımdan biriydi. Şiddetle tavsiye ederim.

Rafting Organizasyon: Özgür Rafting

Mar
2

Star Child

İlk Bilim-kurgu kitabım Denizler Altında 20 000 fersah idi. Herhalde 15 kere
okumuşumdur. Daha sonra BasKan kurgu-bilim serisinden 3 tane kitap getirmişti
babam. Uzayda dehşet – Tora, Marstan Gelen Ölüm, Alfa Cellatları. Ama beni
bilim-kurguya derinden bağlayan, İzmirde muhtarlık kütüphanesinde bulduğum Rama
ile Buluşma adlı kitaptı.

Şimdi bakıyorum da Arthur C Clarke hayatımı derinden etkilemiş, ve hala
etkileri devam ediyor. Şu an uydu teknolojisi temelli bir firmada çalışıyorum.
Düşünsel olarak beni besleyen Clarke hayatımı da kazanmamı sağlıyor. Zira
iletişim uyduları fikri ona ait.

90 yaşındaki Arthur C. Clarke bugün madde bedenini terketti. Ruhunun ve
bilincinin 2001 Uzay Macerasının finalindeki gibi Uzay ve Zamanı Yıldız Çocuğu
formunda dolaştığını umarım.

http://en.wikipedia.org/wiki/Arthur_C._Clarke

http://en.wikipedia.org/wiki/2001:_A_Space_Odyssey

http://www.imdb.com/title/tt0062622/

Şub
6

Bak Zabıta geliyor…


Tatlısuya teyzemlerin yazlığına misafir gitmiştik. Teyze oğlu Kütahyada
okuyordu, Oradan süslü tabak vs almış gelmiş. Maksat ticarete atılıp harçlık
çıkartmak. Tabakları çantaya doldurduk, bindik erdek otobüsüne. Ekonomik
özgürlüğe kanat açıyoruz.

Erdekte kordonda uygun bir yer bulup serdik kilimi, tabakları dizdik. Gerilip
baktık ki tabakların mavisi gel gel yapıyor. Tamamdır bu iş, süper hasılat
yapacağız. Çok da kâr koymadık birim fiyata, sürümden kazanacağız. Zaten yer
ararken yolda o sıra tedavüldeki en büyük banknottan iki tane bulmuşuz. Sahibi de yok
ortalıkta, birini sadaka vermişiz. Diğerini teyze oğlu naaptı bilmiyorum ama
belli, kısmetimiz açık.

Çevrede birkaç tane daha işportacı var. Tanıştık, tavsiyelerini aldık. Mısır
satan teyze bize destek çıktı, “Zabıta gelirse ben haber veririm size” dedi.
Boru değil, illegal iş yapıyoruz. Ben zaten yoldan gönüllü çıkmışım. İlkokulda
okuldan o kadar nefret ederdim ki ayakkabı boyacısı olduğum, Kemalettin Tuğcu
hikayesi tadında hayaller kurardım. Küçükken Bursada bir kaç kız çocuğunun beyaz
ayakkabılarını bedavadan kahverengiye boyayıp annelerinden sopa yemelerine sebep
olmuşluğum da var. Tecrübeliyim yani. Dolayısıyla işporta tezgahının arkasında
halimden memnunum.

İlk müşteri. Bir dönüm noktası, o zamana kadar hep alıcı konumundayken birden
esnaflığa terfi etmişiz. Pazarlık yapıyoruz. Para kazanıyoruz. Adam oluyoruz
azar azar. Etrafı kolluyoruz ekmek teknemizi kaptırmayalım diye, tabaklar
tabaklıktan çıkmış kutsal emanet olmuş gözümde. Yoldan bisikletle geçenlere
dikkat ediyorum, dengesini kaybeden, yolunu şaşıran olur da tabaklara zeval
gelirse diye korkuyorum, atarım kendimi bisikletin önüne, yeter ki tabaklara
bişey olmasın. Sonra zaten emekçi düşmanı bisikletliyi denize atarız, teyze oğlu
uzun nasıl olsa.

İki tabağı sattık. İyi de pazarlık yaptı müşteri kadın, siftah da olduğu için
ucuz verdik. Tam onun üstüne mısırcı abla bize seslendi.

“Zabıta geliyor !!!”

Kilimi üstündeki tabaklarla nasıl topladık , çantaya nasıl koyduk
hatırlamıyorum. Çantanın bir sapına teyze oğlu yapıştı diğerine ben. Tabirin tam
karşılığı topuklarımız kıçımıza vura vura kaçıyoruz. Bir ara nefesimiz kesildi,
bir yerde durduk. Normalde işini bilen seyyar satıcı sokak arasına girer, biz
korkudan neredeyse semt değiştirdik. Semih abinin keyfi kaçtı, geri dönelim
devam edelim dememe rağmen otobüse binip eve döndük. Sattığımız tabak yol
paramıza denk oldu. Sıfıra sıfır elde var bir sürü tabak. O tabakları akrabaya
dağıtıp süper prim yaptı teyze oğlu.

Zabıtadan çekinirim ben. Sebebini de dün tıraş olurken buldum. Tıraş olurken
suyu idareli kullanmalıyız, barajlar bir türlü dolmuyor. Önümüzdeki yaz kuraklık
olacak, kıtlık çıkacak, çekirge basacak. Hiçbiri olmazsa İran olacağız zaten.

Hani bazen bir şeyden bahsederiz, sonra aklımızda bir düşünce dizgisi oluşur,
söylediğimizle ilgili başka konular gelir akla, onlar bir başkasını çağırır,
sonunda ilk konuyla alakasız bir noktaya geliriz, bunu da dile getirmek
istediğimizde “ne alakası var şimdi” gibi bir bakışla karşılaşırız. Onun gibi.

Suyu idareli kullanmaktan, sifonla kanalizasyona döktüğümüz içilebilir şebeke
suyu geldi aklıma. Buna çözüm bulmak adına yağmur suyunu mazgala yönlendirmek
yerine depolamayı düşündüm. Genele yayılabilirse baya tasarruf sağlar aslında.
Neticede binaların üstünde suyu toplayıp yönlendiren bir sistem var zaten. Bu
suyu depolasak helaya dökmek için temiz su kullanmamıza gerek kalmaz. Bunları
düşünürken de anneannemin evindeki büyük su varilini hatırladım. Bahçeli evin
çatısından gelen yağmur oluğu bu varile ulaşıyordu, içilmese de baya işe
yarardı. Küçük bir musluğu vardı. O varildeki suyun bittiğini hatırlamam, çünkü
idareli kullanırdık. Suyu biraz fazla akıtıp bahçenin dışına sızdırırsak Annem
de Anneannem de söz birliği etmişçesine “çok su harcıyorsun, belediyeden gelip
ceza kesecekler” diye kızarlardı.

O belediyeden hiç gelmediler. Ama ben her su kullandığımda sırtımda hissettim
belediyenin ceza kesen elini.

İşin üzücü tarafı, tıraş olurken yağmur suyunu toplayıp evlere dağıttım, Semih
abiyle beraber zabıtadan kaçtım, çocukluğumun geçtiği bahçeli eve bir yolculuk
yaptım ama tüm bu süre zarfında musluktan akan suya aval aval baktım. Suyu
aceleyle kapatıp yattım.

Aslında tam kapandı mı musluk emin değilim.

Kesin Belediyeden gelmişlerdir…

(bu yazıya konu olan olayların hiçbirinde su israf edilmemiştir.
Şaka yaptım, suyu açık bırakmıyorum öyle ben, su faturası nasıl geliyo biliyo
musun)

Görsel: Yeni
üniformalarıyla Tarsus belediyesi zabıta ekibi

Kütahya Porselen

Şub
2

Yeni Kaplıca


Geçen hafta sonu eşimle birlikte Bursaya ailemi ziyarete gittik. Babam sağolsun
önceki ziyaretlerimizde Bursanın gezilmedik yerini bırakmamış. Dolayısıyla Pazar
aktivitesi olarak beni en son çocukken gittiğim kaplıcaya götürdü.

Hanım bize katılmadığından
aile kısmı yerine umumi banyoya gittik.

Mekan 1555 yılında hizmete açılmış. Kanuni
Sultan Süleyman’ın başveziri Rüstem Paşa tarafından yaptırılmış. Sultan Süleyman’ın
da bu kaplıcada nikris (gut) hastalığına şifa bulduğu söyleniyor.

Prosedür şöyle:

Kaplıcaya girişte emanet ve kasa var, ücreti ödüyor ve değerli eşyalarınızı teslim
ediyorsunuz. Toplam 14 lira karşılığında kaplıcada yıkandıktan sonra yatakta istirahat
edebiliyorsunuz. Eşyalarınızı dolaba kilitliyor ve peştemalı çekip kaplıcaya giriyorsunuz.

Mekanın locasında büyük bir soba var, etrafında oturup çay içilebiliyor, burayı
geçip kaplıcanın içine giriyoruz, hemen sağda “üşük terleten” adlı bir bölüm var,
83 derece sıcaklıktaki suyun buharıyla ısıttığı odada bir süre yumuşadıktan sonra
çıkıp havuz başındaki kurnalara geliniyor. Bu bölümde dikkat çeken kısım aslan başı.
Ağzından yüksek sıcaklıkta su akan bu heykelin altında babayiğitler sıcakla yunuyor.
Açıkçası ben cesaret edemedim.

Yıkandıktan sonra çıkıp havlu bölümüne geliyoruz.
Havlulara sarınıp yataklı kısıma geçiliyor, bir görevli üstünüzü havlularla örtüyor,
banyonun üstüne bir miktar istirahat ediyorsunuz. Akabinde çay geliyor. Çayı içip
kuş gibi hafiflemiş bir şekilde, mekanı terkeyliyoruz.

“Ay ne öyle kıllı kıllı adamlarla
yıkanılır mı” şeklinde düşünmedikten sonra kaplıca büyük keyif, girift tarih, maksimum
rahatlama.

Tavsiye olunur.

Yeni Kaplıca Resmi Web Sitesi

Oca
1

Amy Winehouse

13 yaşında abisinin gitarıyla müziğe, 1 yıl sonra kendi gitarıyla kendi
şarkılarını bestelemeye başlamış.

Tevellüt 84, bu yaşta ne kadar hüzün
biriktirmiş şaşırtıcı.

Uyuşturucu bağımlılığı haberleriyle gündemde kendisi.
Genç ölen iyi müzisyenlerden olacak gibi.

Biz müzikal anlamda neyler ona
bakalım…

Back to Black

we only said good-bye with words

i died a hundred times

you go back to her

and i go back to black

You Know I’m No Good


MsnInConcerts
sitesinden bir konserinin tamamı izlenebiliyor.

Wikipedia: Amy Winehouse

Oca
0

Zehirli Elma ve Pamuk Prens


Efendim, öyle bir çağa geldik ki insanlar internete bağlanıyor, çet yapıyor,
google da “afrikalı çıblak kadın memesi” şeklinde arama yapabiliyor, mahkemece
kapatılmadığı zamanlarda youtube dan komik videolar izliyor ve altına “ehu mehu
a.q.” şeklinde yorum yazabiliyor. İşte bu sınırsız bilgi deryasına(!) ve
interaktiviteye ulaşmamızı sağlayan teknolojilerin en önemlisi bilgisayar. Eski
dilde kompüter.

Yeni nesil teknolojilerin çoğunda olduğu gibi bilgisayar’ın arkasında da büyük
bir ekip ve uzun süreli bir geliştirme süreci var. Tabi bu sürecin bazı
adımlarında büyük beyinler itici güç olarak ortaya çıkıyor ve büyük sıçramalara
yol açıyorlar. Hesaplayıcı teknolojisinde büyük ve birincil atılımın müsebbibi
olarak da aklımıza Alan Turing geliyor.

Turing, 1912 de Londrada doğuyor. Zekası küçük yaşta farkediliyor ve 14
yaşında Sherborne Okuluna gönderiliyor. Dehanın yan komşusu azim ve inatçılık
kendini o yaşta göstermiş, Turing okulun ilk günü Genel grev’e denk gelince
okula ulaşmak için 60 km yolu bisikletle katediyor.

Bilimsel yönden kendisinden daha nitelikli bir arkadaşının da desteği ve
gayretleriyle okulu başarıyla bitiriyor, arkadaşının ölmesi üzerine Turing onun
ilerlediği yolda yürümek için iyice bileniyor. Turing’in en sevdiği hikaye Pamuk Prenses. Arkadaşıyla ilişkisinin romantik olduğu daha sonra anlaşılıyor.

Turing daha sonra dünyayı değiştirecek olan çalışmalarını algoritma ve Evrensel
turing makinası olarak adlandırılan simgesel bir cihaz olarak kurguluyor.
Problem çözümünde algoritma ve Kararsızlık durumları üzerine çalışmalar yapıyor,
birbirinin işlem sonuçlarını girdi olarak kullanan turing makinalarını
kurguluyor.

Savaş yıllarında çalışmaları Turing’i askeri projelere taşıyor. Alman enigma
şifrelerinin kırılması için yeni bir yöntem ve bu yöntemi kullanarak hızla şifre
kıran cihazlar geliştiriyor. Daha önceleri polonya kaynaklı şifre kırma
yöntemlerinin dayandığı Alman Kripto yöntemlerinin zayıflıklarının farkedilip
protokollerin düzeltilmesi ile krize giren istihbarat akışını yeni yöntemiyle
rahatlatıyor. Başarıları Winston Churchill tarafından takdir ediliyor ve
destekleniyor. Savaşın gidişatını değiştiriyor.

Turing aynı zamanda yapay zeka üzerine de çalışıyor ve Turing testi olarak
adlandırılan ve yapay zekanın tespitinde kriter olarak kullanılacak aksiyomlar
geliştiriyor.

Savaştan sonra polisiye bir olay nedeniyle karakola yaptığı bir şikayet
dolayısıyla homoseksüelliği deşifre oluyor. O dönem bir hastalık ve suç olarak
nitelendirilen homoseksüellik Turing’e hormon tedavisi ve hapis arasında bir
tercih yapmasını gerektiren bir hukuki süreci başlatıyor. Turing hapise
girmektense hormon tedavisine başlıyor, östörojen yüklemesi nedeniyle sağlığı ve
psikolojisi bozuluyor.

Turing yaşadığı devri ve dünyanın geleceğini değiştiren bir yaşamın ardından
1954 yılında evinde ölü bulunuyor. Cesedinin yanında siyanür enjekte edildiği
düşünülen yarısı yenmiş bir elma, Turing’in hayatına son verirken en sevdiği
hikayeyi bir kez daha hatırlatıyor.

Wikipedia: Alan Turing


Oca
9

TEES Elektronik Set


Bandırma’da Anneannemin evinde oturduğumuz dönemdi, Teknoloji merakımı bulabildiğim elektronik cihazları keserle parçalayarak gidermeye çalışan bir çocuktum. Bu ruh halindeki bir çocuk için kutsal kase derecesinde kıymetli yegane cihaz Tees Elektronik Set idi. Babam da alımına razı olunca uzun sure her görev sonu babamın koltuğunun altında bir kutu ile gelmesini bekledim. Sağolsun babacığım her görevden eli dolu geliyordu, ancak getirdikleri; pestil, enteresan yemek tarifleri, Trt2′de Yalan Rüzgarı izleyebilmek için yükselticili anten gibi Elektronik Set olmayan ve dolayısıyla hiç ilgimi çekmeyen şeylerdi.

Duruma el atmanın zamanı gelmişti…

Bandırmada bulunmayan bu seti temin edebilecek tek yer İhlas ürünlerinin de satıldığı bir Türkiye Gazetesi irtibat bürosuydu. O dönemde Türkiye gazetesi bir nesli manyetizmadan tiksindiren akupunktur bileziği, titreşimli masaj yastığı, elektrikli akupunktur aleti gibi hiper-teknolojik ürünlerin biricik kaynağıydı. Abone işlemleri, kuponla dağıtılan ürünlerin dağıtımı gibi hizmetlerin yanı sıra başka ürünleri de getirtme gibi bir misyona sahipti. Evden oldukça uzak bir yerde, çarşıdaydı büro ve ben sadece çocuklarda görebileceğiniz bir manyak inadı ile 1 ay boyunca her gün büronun kapısından kafamı uzatıp sordum:

“Elektronik set geldi mi?”

ve her gün aynı cevabı aldım.

“Daha gelmedi.”

Zalım adam hiçbir zaman daha fazla bilgi vermedi, “10 gün sonra gelecek, her gün gelip sormana gerek yok” demedi. Ben de her gün “bugün gelmiştir belki” heyecanımı bozup “Ne zaman gelecek bu set?! Ne plansız programsız iş yapıyorsunuz, zaten patronunuz Enver Ören’e de kılım” diyemedim. Zira Türkiye Çocuk dergisindeki akıllı uslu çocuklar büyükleriyle böyle konuşmuyordu ve ben Enver Ören’le zerre ilgili değildim. İşin enteresan tarafı, sonunda seti o dükkandan mı aldım, yoksa babam mı bulup getirdi hatırlayamıyorum. Sadece çok sevindiğimi ve ellerim su toplayana kadar o küçük sarı plastikleri deliklere ittirdiğimi hatırlıyorum. Devre elemanları, kablolar ve bir kitapçık çıkıyordu setten. Kitapçıkta setle yapılabilecek devreler vardı, hırsız alarmı mı istersin, yağmur dedektörü mü, elektronik piyanolar mı dersin, ses üreteçleri mi. Ağzımın suyu akıyordu devreleri yaparken, kendimi unutuyordum. Radyo alıcı – vericisi yaparken polisle başım belaya girecek diye korkuyordum çünkü elektroniğin kutsal kitabında ilgili devrelerin altında “Türkiyede radyo-telsiz yayını yapmak özel izine tabidir, izin yoksa yasaktır ona göre” gibi bir uyarı vardı. Bu durumda ilk illegal işim radyo vericisi yapıp evin içinde yayın yapmaktı. Yayın menzili düşüktü ancak yan odadaki radyoya ulaşabiliyordum. Ama alıcı yapıp insanların telsiz konuşmalarını dinleyebiliyordum. Karısına akşam kurabiye yapmasını söyleyen balıkçıyı dinlediğimde kendimi oda kapısına kulağını dayamış biri gibi hissedip utanmıştım. Ilk etik problemimi de o zaman yaşadım adamın açık kanalda yayın yapıyor olması suçluluk duygumu hafifletiyordu. Verdim kömür reostaya tornavidayı, döndürdüm de döndürdüm. Pilot konuşmalarını dinlemek mümkün olmadı ama balıkçıları baya tanır oldum.

Şimdi çevreme baktığım zaman şunu görüyorum: aynı işi yaptığım, muhabbetinden hoşlandığım adamların çoğunda varmış elektronik set. Bazıları çok şanslıymış ES-2000 modeli kapaklı olanından almış babaları. Olsun, ben o basic setle dünyamı genişlettim. Sağolasın be TEES.

Asıl teşekkür babama gidiyor. Allah razı olsun. Pahalı da bir aletti. Çocukluğumun en güzel saatlerini bir kutuya sığdırıp hediye ettin bana, bir başka hayat değiştiren hediyen de İstanbuldan getirdiğin 3 Baskan kurgu-bilim kitabıydı. Şimdi bu yazıyı bilgisayar başında yazıyorsam ve içimden bir şeyler yazmak geliyorsa senin sayendedir. Hepsiburadada buldum ES-2000′i. Ortalıktan kaybolmadan alsam mı acaba? Yarın öbürgün benim çocuğum da uğraşır belki…

TEES Web Sitesi

HepsiBurada : Elektronik Set

Oca
1

The Dig



Brink: Come here, you phlegm-carapaced slime-faced mucus-brained furry-legged abductor of luminously intelligent but pulchritudinous Earth woman!


Eski cdleri karıştırırken elime geçti. Günlerce bilgisayar önüne çakılmıştım. İnternet’in
çok yaygın olmadığı zamanlardı, walkthrough bulmak için komşunun bilgisayarından
internetin altını üstüne getirip, dökümanı dot matrix printerda bastırıp oynamıştım
bu oyunu.

Hikaye Alan Dean Foster’ın bir kitabına dayanıyor, Stephen Spielberg’ün
de katkısıyla sürükleyici bir bilim-kurgu hikayesi çıkmış ortaya. LucasArts grafik
ekolü, oyundaki tüm diyalogların sesli olması ve müzikler oyunu oyun olmaktan çıkarıp
interaktif bir film haline getiriyor. Tabi dos dönemi 256 renk grafikler, düşük
kalite ara videolar yeni nesil oyuncuların anlam veremediği şeyler.

Hikaye kısaca şöyle: Dünyaya yaklaşan yeni bir asteroid keşfedilir. Dünya yörüngesine
oturan cismi incelemek için 5 kişilik bir ekip oluşturulur. Ekip, başına buyruk
gazeteci – dilbilimci ablamız (Maggie), kendini beğenmiş bilim adamı – arkeolojist
(Brink), Amerikan tarzı az anlayışıyla görev adamı komutan Boston Low ve iki mekik
personelinden mürekkeptir. Ekip asteroide iner, standart amerikan yaklaşımıyla iki
bomba patlatır ve asteroidin içinin boş olduğunu keşfederler. “Bu düğme neymiş?”
“bu tablet buraya oturuyor mu?” diyerek aleti kurcalarken hyber-space jump vasıtası
ile Allah’ın unuttuğu bir gezegene gelirler. Olaylar gelişir.



İsteyenler paylaşım programları ile oyunu temin edebilirler. Eski bir oyun olduğu
ve microsoft geriye dönük uyumluluk konusunda mansiyon ödülünde kaldığı için oyunu
oynamak için Scumm Vm programını edinmek gerekiyor. Linkler aşağıda…

Wikipedia: The Dig

Walkthrough: Yürüyelim arkadaşlar

Emülatör: S.C.U.M.M V.M.

Oca
4

Blues Ruhun İlacıdır

Lazarus: God put you in my path and I aim to cure you of your wicked ways.

Normalde toplumda erkeklere yakıştırılmayacak kadar hassas bir tarafımız mı var
sertlikle ve ağırlıkla kapatmaya çalıştığımız. Babalık içgüdüsü müdür, yoksa esas
kızı kötü durumdan kurtarmaya çalışan şovalyeyi güdüleyen şey mi? Lazarus yol kenarında
bulduğu kızı evine götürüp kendine has metodlarıyla ehlileştirirken içten içe sevinmemizin
sebebi kendimizi bir ruh şifacısının yerine koymamız mıdır? Yoksa çokbilmişliğimizin,
eve dönebilecek kadar ayık olmamızın rahatlığı mıdır?

Düşmüş’e uzatılan el
tokat şeklinde tezahür ettiğinde bile bunun içindeki şefkat’î görebilmemizin sebebi
kendimizi doğru yola sevkedici üstün güç yerine koymanın hazzından mıdır? Düşmüş’e
karşı ibret ve acıma kimlerde ve ne şekilde hoşgörü ve sevgiye dönüşür? Kaybetmiş
olmak gerekir mi kaybedenlerin halinden anlamak için, Lazarus’un uyanışı karısının
onu geçmiş yaşından dolayı terketmesine mi denk gelir, yoksa zaten uyanmış mıydı,
evde karısı varken de aynı şeyi yapar mıydı?

Kara yılan nedir ve neresinden ısırır insanı?

imdb: Black Snake Moan