28


1948 Pakistan doğumlu kawwali sanatçısı. Sufi müziğini batıyla tanıştıran, yüzbinleri ilahiyle titreten büyük bir sanatçı.

Kendisini 1997 senesinde kaybettik.

Aankh utthi mohabbat ne angdai li
Dil ka sauda hua chandni raat mein
Love opened its eyes, and stretched languorously in bed.
That moonlit night, a heart was bought, a heart was sold.
(Aankh Utthi Mohabbat Ne Angdai Li)

İki performansıyla anmış olalım.
 



Wikipedia: Nusret Fatih Ali Han

11:02      Yorum Yaz
19


İlk Bilim-kurgu kitabım Denizler Altında 20 000 fersah idi. Herhalde 15 kere okumuşumdur. Daha sonra BasKan kurgu-bilim serisinden 3 tane kitap getirmişti babam. Uzayda dehşet - Tora, Marstan Gelen Ölüm, Alfa Cellatları. Ama beni bilim-kurguya derinden bağlayan, İzmirde muhtarlık kütüphanesinde bulduğum Rama ile Buluşma adlı kitaptı.

Şimdi bakıyorum da Arthur C Clarke hayatımı derinden etkilemiş, ve hala etkileri devam ediyor. Şu an uydu teknolojisi temelli bir firmada çalışıyorum. Düşünsel olarak beni besleyen Clarke hayatımı da kazanmamı sağlıyor. Zira iletişim uyduları fikri ona ait.

90 yaşındaki Arthur C. Clarke bugün madde bedenini terketti. Ruhunun ve bilincinin 2001 Uzay Macerasının finalindeki gibi Uzay ve Zamanı Yıldız Çocuğu formunda dolaştığını umarım.

http://en.wikipedia.org/wiki/Arthur_C._Clarke
http://en.wikipedia.org/wiki/2001:_A_Space_Odyssey
http://www.imdb.com/title/tt0062622/

15:42      2 yorum      Yorum Yaz
14


Tatlısuya teyzemlerin yazlığına misafir gitmiştik. Teyze oğlu Kütahyada okuyordu, Oradan süslü tabak vs almış gelmiş. Maksat ticarete atılıp harçlık çıkartmak. Tabakları çantaya doldurduk, bindik erdek otobüsüne. Ekonomik özgürlüğe kanat açıyoruz.

Erdekte kordonda uygun bir yer bulup serdik kilimi, tabakları dizdik. Gerilip baktık ki tabakların mavisi gel gel yapıyor. Tamamdır bu iş, süper hasılat yapacağız. Çok da kâr koymadık birim fiyata, sürümden kazanacağız. Zaten yer ararken yolda o sıra tedavüldeki en büyük banknottan iki tane bulmuşuz. Sahibi de yok ortalıkta, birini sadaka vermişiz. Diğerini teyze oğlu naaptı bilmiyorum ama belli, kısmetimiz açık.

Çevrede birkaç tane daha işportacı var. Tanıştık, tavsiyelerini aldık. Mısır satan teyze bize destek çıktı, "Zabıta gelirse ben haber veririm size" dedi. Boru değil, illegal iş yapıyoruz. Ben zaten yoldan gönüllü çıkmışım. İlkokulda okuldan o kadar nefret ederdim ki ayakkabı boyacısı olduğum, Kemalettin Tuğcu hikayesi tadında hayaller kurardım. Küçükken Bursada bir kaç kız çocuğunun beyaz ayakkabılarını bedavadan kahverengiye boyayıp annelerinden sopa yemelerine sebep olmuşluğum da var. Tecrübeliyim yani. Dolayısıyla işporta tezgahının arkasında halimden memnunum.

İlk müşteri. Bir dönüm noktası, o zamana kadar hep alıcı konumundayken birden esnaflığa terfi etmişiz. Pazarlık yapıyoruz. Para kazanıyoruz. Adam oluyoruz azar azar. Etrafı kolluyoruz ekmek teknemizi kaptırmayalım diye, tabaklar tabaklıktan çıkmış kutsal emanet olmuş gözümde. Yoldan bisikletle geçenlere dikkat ediyorum, dengesini kaybeden, yolunu şaşıran olur da tabaklara zeval gelirse diye korkuyorum, atarım kendimi bisikletin önüne, yeter ki tabaklara bişey olmasın. Sonra zaten emekçi düşmanı bisikletliyi denize atarız, teyze oğlu uzun nasıl olsa.

İki tabağı sattık. İyi de pazarlık yaptı müşteri kadın, siftah da olduğu için ucuz verdik. Tam onun üstüne mısırcı abla bize seslendi.

"Zabıta geliyor !!!"

Kilimi üstündeki tabaklarla nasıl topladık , çantaya nasıl koyduk hatırlamıyorum. Çantanın bir sapına teyze oğlu yapıştı diğerine ben. Tabirin tam karşılığı topuklarımız kıçımıza vura vura kaçıyoruz. Bir ara nefesimiz kesildi, bir yerde durduk. Normalde işini bilen seyyar satıcı sokak arasına girer, biz korkudan neredeyse semt değiştirdik. Semih abinin keyfi kaçtı, geri dönelim devam edelim dememe rağmen otobüse binip eve döndük. Sattığımız tabak yol paramıza denk oldu. Sıfıra sıfır elde var bir sürü tabak. O tabakları akrabaya dağıtıp süper prim yaptı teyze oğlu.

Zabıtadan çekinirim ben. Sebebini de dün tıraş olurken buldum. Tıraş olurken suyu idareli kullanmalıyız, barajlar bir türlü dolmuyor. Önümüzdeki yaz kuraklık olacak, kıtlık çıkacak, çekirge basacak. Hiçbiri olmazsa İran olacağız zaten.

Hani bazen bir şeyden bahsederiz, sonra aklımızda bir düşünce dizgisi oluşur, söylediğimizle ilgili başka konular gelir akla, onlar bir başkasını çağırır, sonunda ilk konuyla alakasız bir noktaya geliriz, bunu da dile getirmek istediğimizde "ne alakası var şimdi" gibi bir bakışla karşılaşırız.  Onun gibi.

Suyu idareli kullanmaktan, sifonla kanalizasyona döktüğümüz içilebilir şebeke suyu geldi aklıma. Buna çözüm bulmak adına yağmur suyunu mazgala yönlendirmek yerine depolamayı düşündüm. Genele yayılabilirse baya tasarruf sağlar aslında. Neticede binaların üstünde suyu toplayıp yönlendiren bir sistem var zaten. Bu suyu depolasak helaya dökmek için temiz su kullanmamıza gerek kalmaz. Bunları düşünürken de anneannemin evindeki büyük su varilini hatırladım. Bahçeli evin çatısından gelen yağmur oluğu bu varile ulaşıyordu, içilmese de baya işe yarardı. Küçük bir musluğu vardı. O varildeki suyun bittiğini hatırlamam, çünkü idareli kullanırdık. Suyu biraz fazla akıtıp bahçenin dışına sızdırırsak Annem de Anneannem de söz birliği etmişçesine "çok su harcıyorsun, belediyeden gelip ceza kesecekler" diye kızarlardı.

O belediyeden hiç gelmediler. Ama ben her su kullandığımda sırtımda hissettim belediyenin ceza kesen elini.

İşin üzücü tarafı, tıraş olurken yağmur suyunu toplayıp evlere dağıttım, Semih abiyle beraber zabıtadan kaçtım, çocukluğumun geçtiği bahçeli eve bir yolculuk yaptım ama tüm bu süre zarfında musluktan akan suya aval aval baktım. Suyu aceleyle kapatıp yattım.

Aslında tam kapandı mı musluk emin değilim.

Kesin Belediyeden gelmişlerdir...

(bu yazıya konu olan olayların hiçbirinde su israf edilmemiştir. Şaka yaptım, suyu açık bırakmıyorum öyle ben, su faturası nasıl geliyo biliyo musun)

Görsel: Yeni üniformalarıyla Tarsus belediyesi zabıta ekibi
Kütahya Porselen
12:04      6 yorum      Yorum Yaz
10


Geçen hafta sonu eşimle birlikte Bursaya ailemi ziyarete gittik. Babam sağolsun önceki ziyaretlerimizde Bursanın gezilmedik yerini bırakmamış. Dolayısıyla Pazar aktivitesi olarak beni en son çocukken gittiğim kaplıcaya götürdü.

Hanım bize katılmadığından aile kısmı yerine umumi banyoya gittik.

Mekan 1555 yılında hizmete açılmış. Kanuni Sultan Süleyman'ın başveziri Rüstem Paşa tarafından yaptırılmış. Sultan Süleyman'ın da bu kaplıcada nikris (gut) hastalığına şifa bulduğu söyleniyor.

Prosedür şöyle:

Kaplıcaya girişte emanet ve kasa var, ücreti ödüyor ve değerli eşyalarınızı teslim ediyorsunuz. Toplam 14 lira karşılığında kaplıcada yıkandıktan sonra yatakta istirahat edebiliyorsunuz. Eşyalarınızı dolaba kilitliyor ve peştemalı çekip kaplıcaya giriyorsunuz.

Mekanın locasında büyük bir soba var, etrafında oturup çay içilebiliyor, burayı geçip kaplıcanın içine giriyoruz, hemen sağda "üşük terleten" adlı bir bölüm var, 83 derece sıcaklıktaki suyun buharıyla ısıttığı odada bir süre yumuşadıktan sonra çıkıp havuz başındaki kurnalara geliniyor. Bu bölümde dikkat çeken kısım aslan başı. Ağzından yüksek sıcaklıkta su akan bu heykelin altında babayiğitler sıcakla yunuyor. Açıkçası ben cesaret edemedim.

Yıkandıktan sonra çıkıp havlu bölümüne geliyoruz. Havlulara sarınıp yataklı kısıma geçiliyor, bir görevli üstünüzü havlularla örtüyor, banyonun üstüne bir miktar istirahat ediyorsunuz. Akabinde çay geliyor. Çayı içip kuş gibi hafiflemiş bir şekilde, mekanı terkeyliyoruz.

"Ay ne öyle kıllı kıllı adamlarla yıkanılır mı" şeklinde düşünmedikten sonra kaplıca büyük keyif, girift tarih, maksimum rahatlama.

Tavsiye olunur.

Yeni Kaplıca Resmi Web Sitesi
14:12      2 yorum      Yorum Yaz
28


Efendim, öyle bir çağa geldik ki insanlar internete bağlanıyor, çet yapıyor, google da "afrikalı çıblak kadın memesi" şeklinde arama yapabiliyor, mahkemece kapatılmadığı zamanlarda youtube dan komik videolar izliyor ve altına "ehu mehu a.q." şeklinde yorum yazabiliyor. İşte bu sınırsız bilgi deryasına(!) ve interaktiviteye ulaşmamızı sağlayan teknolojilerin en önemlisi bilgisayar. Eski dilde kompüter.

Yeni nesil teknolojilerin çoğunda olduğu gibi bilgisayar'ın arkasında da büyük bir ekip ve uzun süreli bir geliştirme süreci var. Tabi bu sürecin bazı adımlarında büyük beyinler itici güç olarak ortaya çıkıyor ve büyük sıçramalara yol açıyorlar. Hesaplayıcı teknolojisinde büyük ve birincil atılımın müsebbibi olarak da aklımıza Alan Turing geliyor.

Turing, 1912 de Londrada doğuyor. Zekası küçük yaşta farkediliyor ve 14 yaşında Sherborne Okuluna gönderiliyor. Dehanın yan komşusu azim ve inatçılık kendini o yaşta göstermiş, Turing okulun ilk günü Genel grev'e denk gelince okula ulaşmak için 60 km yolu bisikletle katediyor.

Bilimsel yönden kendisinden daha nitelikli bir arkadaşının da desteği ve gayretleriyle okulu başarıyla bitiriyor, arkadaşının ölmesi üzerine Turing onun ilerlediği yolda yürümek için iyice bileniyor. Turing'in en sevdiği hikaye Pamuk Prenses. Arkadaşıyla ilişkisinin romantik olduğu daha sonra anlaşılıyor.

Turing daha sonra dünyayı değiştirecek olan çalışmalarını algoritma ve Evrensel turing makinası olarak adlandırılan simgesel bir cihaz olarak kurguluyor. Problem çözümünde algoritma ve Kararsızlık durumları üzerine çalışmalar yapıyor, birbirinin işlem sonuçlarını girdi olarak kullanan turing makinalarını kurguluyor.

Savaş yıllarında çalışmaları Turing'i askeri projelere taşıyor. Alman enigma şifrelerinin kırılması için yeni bir yöntem ve bu yöntemi kullanarak hızla şifre kıran cihazlar geliştiriyor. Daha önceleri polonya kaynaklı şifre kırma yöntemlerinin dayandığı Alman Kripto yöntemlerinin zayıflıklarının farkedilip protokollerin düzeltilmesi ile krize giren istihbarat akışını yeni yöntemiyle rahatlatıyor. Başarıları Winston Churchill tarafından takdir ediliyor ve destekleniyor. Savaşın gidişatını değiştiriyor.

Turing aynı zamanda yapay zeka üzerine de çalışıyor ve Turing testi olarak adlandırılan ve yapay zekanın tespitinde kriter olarak kullanılacak aksiyomlar geliştiriyor.

Savaştan sonra polisiye bir olay nedeniyle karakola yaptığı bir şikayet dolayısıyla homoseksüelliği deşifre oluyor. O dönem bir hastalık ve suç olarak nitelendirilen homoseksüellik Turing'e hormon tedavisi ve hapis arasında bir tercih yapmasını gerektiren bir hukuki süreci başlatıyor. Turing hapise girmektense hormon tedavisine başlıyor, östörojen yüklemesi nedeniyle sağlığı ve psikolojisi bozuluyor.

Turing yaşadığı devri ve dünyanın geleceğini değiştiren bir yaşamın ardından 1954 yılında evinde ölü bulunuyor. Cesedinin yanında siyanür enjekte edildiği düşünülen yarısı yenmiş bir elma, Turing'in hayatına son verirken en sevdiği hikayeyi bir kez daha hatırlatıyor.
 

Wikipedia: Alan Turing
 

17:09      Yorum Yaz