A great big headline to catch some attention, because everyone likes attention

So you understand the roaring wave of fear that swept through the greatest city in the world just as Monday was dawning--the stream of flight rising swiftly to a torrent, lashing in a foaming tumult round the railway stations, banked up into a horrible struggle about the shipping in the Thames, and hurrying by every available channel northward and eastward. By ten o'clock the police organisation, and by midday even the railway organisations, were losing coherency, losing shape and efficiency, guttering, softening, running at last in that swift liquefaction of the social body.

Yine, Yeniden

under-construction-animated-gif-7Sesim geliyor mu?

Uzun zamandır yoktum. Bu arada bir dünya podcast kaydının kaybolmasından sonra bu sefer de blog’un tümü bir hosting kazasına kurban gitti. Eski maillerden bir yedek export’a ulaştım. Sitenin şu anki hali o köhne yedek üzeriden yeniden var olmaya çalışıyor. Fırsat buldukça kırıkları dökükleri toparlamaya çalışacağım çünkü blog iyi, blog güzel şey. Twitter gibi ortamların adamı değilim, cümleleri uzatıp düşürmeye yatkınlığım var.

Yakında görüşmek üzere.

Test, Deneme, Ev Kontrol

haihouseBir dönem elektronikle uğraşan her gencin projesi, hayali; Elektronik / Otomatik Ev.

Sene 2011. Hala ışıkları elle açıp kapatıyoruz. Hala dokunamadık hayallerimize.

Geleceğe dair her eserde 2000′lerin başına adreslenen Uçan Arabadan da vazgeçtim. Perdeyi bile elle çekiyoruz yahu.

Geçenlerde gene gaza geldim, evi teknolojik gelişmeler ışığında daha otomatik hale getirebilir miyim diye araştırdım biraz. Yok arkadaş. Normal gelire sahip birisinin böyle bir konsept oturtabilmesi hala mümkün değil. Amerikada işler biraz daha kolay ve erişilebilir iken iş güzel yurdumuzda çok mümkün görünmüyor. Fiyatlar el, donanımlar yürek yakıyor. Bir otomatik anahtar 100 dolardan başlıyor. Dolayısıyla ümitler kırılıyor, otomatik evlerde oturma keyfi çocuklara miras kalıyor.

Bu kadar zor olmamalı diye düşünüyorum. Fiyatlar çoktan düşmüş olmalıydı. Koçtaştan wireless anahtar, DHCP’den ip alan perde kornişi alabilmemiz lazımdı artık. Zamanı geldi bunların.

Cepte 7 nüveli 1000 terazort cpu’lu portatif bilgisayar taşıyabildiğimiz şu günlerde eve anahtar kulağı bükerek girmek ağırıma gidiyor. Allahtan apartman yönetimi cümle kapısını RF sinyali ile açılabilir hale getirdi de milenyumda yaşadığımızı anladık biraz.

Niye hayatımızı birebir etkileyecek, kolaylaştıracak şeylerin arzını oluşturacak talep yok anlamıyorum. Kim istemez evinin kapısını anahtarsız açmayı, sabah saatin alarmı çalmadan perdesinin açılmasını, kahvesinin hazır olmasını? Çok şey mi istiyorum, şımarıyor muyum? Her odaya giriş çıkışta ışık açıp kapatmak anlamsız gelmiyor mu size de?

Yatakta kitap okurken uykumuz geldiğinde kalkıp ışığı kapatmak zorunda olmasak. Ev bilse bizim hangi odada olduğumuzu, ona göre davransa hoş olmaz mı? Yıllarca çalışma odası yapacağım ben burayı diye düşünüp gereksiz eşyalar ve boş kutular deposu haline gelen odanın kalorifer peteğini kapatsa mesela. Ben evde yokken kombiyi çalıştırmasa. Ben gelmeden iki saat önce yaksa sobayı. Sıcacık karşılasa ekonomiyi de gözeterek. Yağmur başlayınca işten bağlansam evdeki sisteme. Kapatabilsem açık unuttuğum pencereyi. Baksam evin hali nedir.

Cep telefonu bilgisayarı, bilgisayar televizyonu, televizyon ses sistemini tanısa. Aynı çatı altındaki cihazlar birbirine bu kadar yabancı olmasa, aynı dili konuşsalar. Telefonu eşleştirmek için kabloya ihtiyaç olmasa. Cepten direkt ses sistemini kontrol edebilsem. Tuvalete girdiğimde reklama girip bağırmaya başlayan televizyonun sesini kısabilsem, veya misafir varsa evde, açabilsem kamuflaj sesini.

Teknolojik cihazlar üreten firmalar! Birleşin.!

Harika şeyler yapabilmek için gereken tüm teknolojiler var artık. Tek yapmanız gereken bir masanın etrafında toplanmak.

Zira siz birbirinizle konuşursanız, ürünleriniz de birbirleriyle konuşacak.

Söğüt

KemalTahir-DevletAnaServisi kaçırıp eve otobüsle dönmek zorunda kaldığım bir akşam yolum Taksim’e düştü. Otobüs durağına yaklaşırken, yanımda okuyacak bir şey olmadığını farkedip 1 saate yakın yolun nasıl geçeceğini düşünürken gördüm ki; Beyoğlu Sahaf Festivalini hemen durakların yanına kurmuşlar. Festival sahafları bir araya getirmiş, oldukça güzel bir organizasyon olmuş.

Kitapçılar arasında gezinirken gözüme Kemal Tahir’in Devlet Ana romanı ilişti. Tekrar tekrar okuduğum bir kitaptır. Annemin kütüphanesinden kalma iki ciltlik bir versiyonu vardı ama ikinci cildi zayi olmuştu. Neticede kitaplıkta bulunması gereken bir eser olduğu ve de tekrar okuma isteği doğurduğu için hazır denk gelmişken alayım dedim.

Dilinin sadeliği ilk okuduğumda etkilemişti beni. Uzatmadan, dolaşmadan amacına ulaşabilen oldukça güzel bir roman. Osmanlı’nın kuruluşuna tanıklık eder gibi, sanki Söğüt meydanındaymış gibi hikayeyi yaşıyor insan. Karakterler tarihten tanışık olduğumuz insanlar. Osman bey, Orhan bey, Gündüz Alp, Şeyh Edebali, siyasiler ve daha neler neler.

Yalnız dikkatimi çeken bir husus var bu kitaba dair: Tabi ki olayların detayları hayalgücünün eseridir ama Kemal Tahir evreninde Osmanlı İmparatorluğu var olabilmişse bunu ne Osman bey’in politik ve askeri yeteneğine, ne Şeyh Edebali’nin Ahi örgütlenmesine ne de Selçuklunun çapraşık durumuna borçludur.

K.T evreninde Osmanlı İmparatorluğu varsa Adem Ejderhası Pir Elvan sayesindedir.

Nerde tuzak, nerde uçan mızrak, çekilen hançer. Hepsinden Pir Elvan sayesinde kurtuldular yahu.

Bence kitabın sonunda bu adama güzel bir tımar falan verilmesi lazım idi.

Kemal Tahir gibi bir yazara da “şöyle yazaydın daha iyiydi” diyecek küstahlığı gösterdikten sonra saygılar sunarak çekiliyorum.

Unutmadan;

Bu kitap bende biraz yürek sıkışması da yaptı. Sebebi kitabın hediye olması. İlk sayfada şunlar yazıyor:


Sevgili Kızım

Bu kitabı okuduktan sonra 28.06.97 günü SÖĞÜT’e uğramak için sabırsızlanacağına eminin.

Gözlerinden öperim.

 

Bu jeste karşılık bu kitabı sahafa düşüren kıza bozuldum biraz açıkçası.


Sayın abicim.

Kızınıza gönderdiğiniz davetiyeyi sahafta buldum, ya kaybetti, ya da sattı bilemiyorum. Bazı yaprakları giyotin tam kesmediği için uçlarından bitişik kalmış. Kızınıza gönderdiğiniz kitabı ilk ben okuyorum.

Bilgilerinize sunarım.

Unchain My Heart


İlk gördüğümde AVM ne yahu diye uzun bir süre (8 sn kadar) düşünmüştüm. Anlaşılacağı üzere Alışveriş Merkezi’ni kısaltmanın en doğru yöntemi bu gibi görünüyor.

Avm’ler vatandaşın bir çok ihtiyacını bir bina içerisinde gidermesini sağlıyor, ve hatta hiç akla gelmeyecek ihtiyaçlar üremesine neden oluyor. Kampanyadan ucuza ayakkabı almak için gittiğimiz yerden Lcd Tv alıp çıkabiliyoruz. Görünen o ki, hem alışveriş merkezinde dükkanı olan tüccar kazanıyor, hem tüketici. Olan küçük esnafa oluyor ama o başka bir yazının konusu.

Benim sıkıntım; alışveriş merkezlerinde beni çekecek çok fazla ürün / dükkan olmayışı. Genel olarak baktığımızda sözkonusu mekanlarda ağırlığın kadın giyim, aksesuvar ve benzeri ürünlere kaydığını görüyoruz. Avm’lerde 1 oyuncak mağazasına 8 giyim, 5 ayakkabı, 3 makyaj-bakım dükkanı düşüyor. Dolayısıyla hanımla AVM gezmek gün geçtikçe efemine bir davranış olmaya başlıyor.

Kadınlara yönelik ürünler satan yerler çok rahatsız edici. Anladığım kadarıyla işyeri sahipleri “ortamda gıcık bir şeyler olmazsa kadınlar hiç çıkmayacak buradan, birşeyler yapmamız lazım yoksa bütün rafları indirtecek bunlar” görüşüne sahipler. Bangır bangır müzik, sürekli yardımcı olmaya çalışan elemanlar gibi silahlarla alışveriş süresi minimize edilmeye çalışılıyor. Eşinin alışverişine sponsor olan erkek açısından güzel gibi görünse de hiçbir şey alınmayacağı malum bir piyasa araştırması ziyaretinde süreç sıkıntının doruk noktalarında gezintiye dönüşüyor.

100 tane kadının arasında kendimi sıkıntılı hissediyorum ben. Kadınlar bilmezler bu duyguyu. Sanki hepsi beğendikleri ürünleri bana aldırtacaklarmış gibi bunalıyorum.

Bir dükkan, bir tane daha, bir tane daha. Hanımda herhangi bir yorgunluk emaresi yok. Yorgunluk alışveriş sonunda yine benim hayatımı etkileyecek şekilde tezahür edecek. Yemeği alışveriş merkezinde food court(!)’da yemek durumunda kalacağız.

Buradan kadınlara sesleniyorum: birlikte kaliteli zaman geçirmek olarak nitelendirdiğiniz alışveriş merkezi gezmeleri bizi çok sıkıyor. Zaten kazığı yiyoruz bir de bu eziyete bizi maruz bırakmayın noolur. Siz o dükkandan bu dükkana akarken biz ayağımıza pranga takılmış esirler gibi peşinizden sürükleniyoruz.

Pek saygıdeğer avm yöneticileri, biz erkekleri de düşünün. Benden size bedavadan fikir:

Hani ebeveynler rahat alışveriş yapsınlar diye çocuk bakım şeyleriniz var ya.

Aynısından erkekler için de yapın.

İçerisinde pilarda olsun, atari olsun. Başka bahtsızlarla langırt oynayalım. Playstation 3 olsun birkaç tane.

Maliyeti nedir kardeşim?

Toplayın dükkan sahiplerinden parasını. Biz hanımları rahat bırakalım, gezmelerine rahat rahat gitsinler inşaallah. İkide bir karnım açıktı, çişim geldi diye bölmeyelim alışveriş keyiflerini. Siz de paraya para demeyin, ümüğümüze çökün rahat rahat.

Görsel buradan

Doktor

Doktorları sevmiyorum. Birey düzeyinde doktor kişilere nefretim yok. Yalnızca doktor ikonundan, beyaz önlüklü adamlardan, o imajdan rahatsız oluyorum.
Hayatımın en büyük kazığını bir doktor attı bana.

Güvenmiyorum işte. Duygularımla oynadılar.

Beni tanıyanlar bilirler, bebekliğimden beri ilaçla, doktorla haşır neşirim. Ciddi hastalıklarım olmasa da çeşit çeşit ufak rahatsızlıktan muzdarip olmuşumdur. Bunların çocukluk hayatımı en çok etkileyeni kulak burun boğaz hastalıkları idi.
Eşek kadar olana dek gönül rahatlığıyla dondurma yiyemedim zira bademciklerim şişerdi, denize giremedim çünkü hemen kulağım iltihaplanırdı. Bir keresinde kulağıma su kaçmasın, gene doktora muhtaç olmayayım diye kulağımı zeytinyağı ile doyurulmuş pamukla tıkamıştım. O meret de suya dalınca kulağımın içine kaçtı. Tatili yarıda kesip, yallah doktora. Neticede; yine bana hüsran, bana yine hasret var, yine bana esmer günler…

Tamam, kabul ediyorum; her başım sıkıştığında memur çocuğu olmanın rahatlığıyla bedavadan ziyaret ettiğim doktorların üzerimde çok hakkı vardır. İnkâr edemem, ama tanışmamız hoş olmadı, o günü hiç unutmadım.

Anlatayım.

5 yaşındayım, sokağa karşı zorla karşı koyabildiğim bir ilgim var. Evde durmayı sevmiyorum, özgür ruhum kaldırımları yutarcasına koşmak istiyor. Yeni tanıdığım dünyanın gizemlerini keşfetmek, hazineler peşinde koşmak için tutuşuyorum. Aslında hiç şiirsel nesir özentisi olmanın gereği yok, mütemadiyen öğle sıcağında zaar gibi sokakta gezmek istiyorum.

O gün hiç sokağa çıkabilecekmişim gibi gelmiyordu. Hani evde bir hal olur, bir şeylerin arifesinde olunduğunu hissedersiniz. Fırtına öncesi sessizlik gibi.
Evin koridorunda manasızca koşarken babamın kapının önünde ayakkabılarını bağladığını gördüm. Bir yerlere gidiliyordu, evden çıkabilirdim belki.
“Baba nereye gidiyorsun” dedim.
“Gezmeye” dedi.

– Ben de gelebilir miyim?

– Eh gel bakalım.

“Allaaah”

Piyango gibi bir şey. Babamla gezmeye gidiyorum…

Yolculuğu hatırlamıyorum, yürüdük mü yoksa bir araçla mı gittik emin değilim, ama neticede menzilimizin büyük bir bina olduğu anlaşıldı. İçeri girdik.
Vaay!! Hatırladığım kadarıyla ilk defa hastaneye geliyorum. Kalabalık, gürültülü enteresan bir yer. Gezmek için iyi bir seçim.

Bir yerlerden bir hemşire peyda oldu. İrice bir hanım olduğunu hatırlıyorum, kucağı oldukça rahattı. Babamın dediğine göre kendisi bana hastaneyi gezdirecekti. Dünyada, sizi kucağında taşıyan bir tur rehberi kadar güzel çok az şey vardır.
O güne kadar biriktirdiğim tecrübelerime göre; gezme eylemi başlangıç noktasına dönüşle sonuçlanıyordu. Bugün ise sürekli yeni mecralara akıyorduk. Önce hastaneye ulaşmıştık, henüz eve dönüş belirtisi yoktu ve hemşire ile gezim babamın yanında değil ameliyathanede son bulmuştu. Enteresan mekânlardan aklın alamayacağı kadar süper mekânlara taşınıyordum. Ne kadar mutlu olduğumu tahmin edersiniz.
Net hatırladığım ilk doktor figürüyle orada karşılaştım. Ve bildiğim kadarıyla ilk defa bir yetişkin bana yalan söyledi.

Nazikçe kendisini tanıttı, doktor olduğunu, hastanede çalıştığını, işten arta kalan zamanlarda da balon sattığını söyledi. Şansa bakar mısınız! Baloncu amca ile tanışmıştım. Belki onu babamla tanıştırabilirdim. Babam balonların çok gereksiz ve pahalı şeyler olduğunu zannediyordu. Yanıldığını söyleyecek aklı başında, sözüne güvenilir birisine ihtiyacım olabilirdi.
Yalnız doktor / baloncu amcanın bir problemi vardı. Biraz yaşlandığı için ciğerleri kuvvetli değildi ve balon şişirmekte zorlanıyordu. Rica etse ben ona yardımcı olabilir miydim?

Ne diyorsun!!!

Sabah baloncu kişilerle satıcı – müşteri ilişkisine bile çok uzakken şimdi biriyle tanışmış ve baloncu yardımcılığına terfi etmiştim. O günün kazanımları tarif edilemeyecek kadar çoktu.
Yardımcı olurum dedim. Çekmeceden siyah bir balona bağlı ağzı ve burnu kapatan bir maske çıkarttı. İstediğim kadar kuvvetli şişirebileceğimi, patlatırsam çekmecede bir tane daha balonu olduğunu söyledi. Hatta bana çekmecedeki yedek anestezi maskesini gösterdi. Var gücümle şişiriyordum balonu, hemşire de takdir etti gayretimi. “Ooo ne kadar güzel şişiriyorsun.”
Sonrasını hatırlamıyorum.

Oldukça sinirli uyanmışım. Babam sonradan ayılırken beni 3 kişi zor zapt ettiklerini söyledi.

Bütün bu gezme, balon şişirme dümeninin arkasında geniz eti ameliyatı olduğu anlaşıldı. Ha bir de hazır narkozluyken şu çocuğun pipisini de keselim, aradan çıksın diye düşünmüşler. Sünnet olacağım, ucundan kesecekler korkusu ve aile büyükleri kollarımdan tutarken etimden et kopartılması travmasını yaşamadan atlattım sünnet badiresini ama yetişkinlere inancım ve masumiyetim bu olay nedeniyle oldukça yıprandı diyebilirim.
Babam beni fena kandırmıştı, gezme gibi kutsal bir kılıfa sığınarak beni ameliyat masasına sürüklemişti ama ona kızgınlığım çok sürmedi. Zira eve geldiğimde salonda kocaman bir sünnet yatağı beni bekliyordu. Çok sevindiğim için kızgınlığımı unuttum. Gerçi ben iyileşip sünnet yatağı evde çok gereksiz süslü bir sunak haline geldiğinde babam yatağımı kaldırmaktan bahsetmeye başladı. Bir gün salona girdiğimde babamın, yatağın üzerini kaplayan süsleri ve tül cibinliği tutan direği sökmeye çalıştığını gördüm. Babama karşı tek fiziksel saldırımı arkasından sarılıp kabasını ısırarak o an gerçekleştirdim.
Yalancı baloncu doktorun benim gönlümü alacak fırsatı olmadı. Ameliyat olmamak için tekmeler atan bir çocukla uğraşmak yerine hikâye anlatması tabi ki anlaşılır bir şey ama içimde hala baloncu yardımcılığının kocaman bir yalan olmasının kalp kırıklığı var.

5 yaşında çocuğun hayalleriyle oynanır mı?

Vicdansız!!!

Tespih


Yaş itibariyle tespih kullanmanın saçma olduğu dönemden sıyrıldığımda iş itibariyle tespih kullanmanın abes olduğu döneme geçmiştim. Arada üniversite macerası vardı, o sürede de ” Şu yoz dünyada metal müziği ve o süper felsefesi olmasa neylerdim bebek, söyle Can, söyle Dost” ruh halinde olduğumdan tespihle ilişkim cumadan cumaya, merhaba merhaba idi.

Askerlik, hayatımdan birçok şey ile birlikte üstüme yapışmış sosyal etiketleri de söküp atınca, nüve değerlerin dışında yeniden şekillenebilecek bir kabuk ile kalakaldım. Sizi yadırgamayacak yüz tane adamın içinde , stresten titreyen eli meşgul etmenin kaçınılmaz yolu çarşıdan alınan bir liralık tespihti.
Yıllarca sivri burun, yumurta topuk stereotipine endekslenmiş tespihi kullanmaya başlayınca insan biraz da tespih çeken insanlar kümesinden olmanın etkisiyle bazı haksızlıklar yapıldığını düşünmeye başlıyor.

İddia ediyorum: Tespih reddedilmesi gereken bir miras değil, çocuklarımızdan ödünç aldığımız bir güzelliktir.
(Kızılderili moduna girmişken combo: )

Tüm ipler aşınıp, son tespih dağıldığında anlayacaksınız paranızın, hisse senetlerinizin yenilebilir olmadığını. (Evet yenilebilir tespihler de var, oraya da geleceğim)

Toplumda tespihe karşı ciddi reaksiyon olduğunu gördüm. Benim için ciddi bir problem arz etmiyor bu görüntü ama görünen o ki tespih çeken adam figürü bir çok insan için alarm zilleri çaldırıyor.

Kıro in da house !!!

Halbuki alakası yok. Olmamalı. Binlerce yıllık bir gelenek modernleşme gayreti adına tü kaka edilmiş, çoluğun çocuğun eline oyuncak diye verilmiş. Dışarıdan bakıldığında kültürel hiçbir done taşımayan adamlarla dolu caddeler. Al Barselona sokaklarına koy, sırıtmaz. Oysa düşünüyorum da ben sırıtan adam seviyorum. Hiç bilmediği, kültürünü görmediği, insanını tanımadığı memleketin sokağında biraz sakil duran insan seviyorum. Hindistan’a gittiğimde nasıl bir kilometreden yabancı olduğum belli oluyorsa, Avrupa sokaklarında da öyle görünmek istiyorum. Çünkü ben o insanlar gibi değilim. Burada herhangi bir iyi-kötü yargılaması yok. Farklı olmanın, renkli olmanın güzelliğini unutuyoruz ve herkesi aynılaştırıyoruz. Giyimiyle, konuşmasıyla, olaylara yaklaşımıyla torna tesviye görmüş, aynadamlar sürüsü…
Sığ adamlar birbirine benzer, aynı tarzda konuşur. Bırak kendi dilini konuşmayı, İngilizceyi aksanlı konuşmak bile ayıp bir şeymiş gibi gösteriliyor.

İşte bu ahval ve şeraitte: tespihin imamesi farklılaşmanın ve bize dönüşün şanlı sancağının püskülüdür. (tok ve giderek yükselen sesle)

Ehöm. Normale döneyim. Bir ara Çin’den ithal stres topları vardı hatırlarsanız. İki tane topu avucumuzun içinde çeviriyoruz, onlar da çinnn zinnn diye sesler çıkartıyordu. Bu topların çalışma prensibi, çi akımını yoğunlaştırıp ying ve yang’a dengeleyip vücuda geri aktarmaktı. İşin içinde çi olunca, feng shui olunca Çinlinin dünya ile dalga geçmek için ürettiği sesli koç yumurtalarıyla keyifli keyifli oynuyor bu millet. Stresini alıyormuş. O stresi sana ne verdi bir düşün bakalım.
At elinden o zımbırtıları, bak burada Erzurum işi oltu tespih var. İki şıkırdat. Neler değişecek. İlla 3 bin tane saçmalık mı üretmek lazım bir şeyi benimsetmek için.
Onu da yaparız gerekirse, nedir yani:

(ince sesle) Tespihin feng shui deki yeri çok büyüktür. Parmak uçlarımızda toplanan ve kirlian fotoğraflarında gözlemlediğimiz enerji tespihin pozitif yüklü taşları vasıtasıyla toplanır, imame tarafından topraklanır. Tespih çekerken kutsal, değişmez ve kadim OMMM sesini çıkartırsak sevabı daha fazla olur.

Hadi buyurun.

Not: yenilebilir tespihi unutmadım, kurutulmuş sebzeleri ipe dizerler, tespih gibi. Hatta küçük elmalardan yapılanı vardı, onlar tam olarak yenilebilir tespih idiler. Oh good Ol’days…

bir de şöyle bir şey varmış

Dönüş


Geçtiğimiz 5 ay boyunca Silahlı kuvvetler tarafından istihdam edildim.

Yayınlanan talimnamelerde “Personel 22:00 – 22:40 saatleri arasında kişisel blog’u ile ilgilenir” maddesi unutulduğu için bu süre zarfında siteye yeni bir şeyler ekleme fırsatım olmadı. Yazılacak şeyler birikmiştir diye tahmin edenler yanılmıyor, ancak yazılacak şeylerin halkı askerlikten soğutma suçu kapsamına girmeyecek derecede yumuşaması, nostalji perdesi arkasında flulaşması için gerekli süre henüz geçmedi. Açıkçası asker dönüşü, sürekli askerlik anısı anlatan bir adam olmak da pek çekici gelmiyor. Dolayısıyla hayata dair hiç kimsenin ilgisini çekmeyen normal yazılarımla devam etmeyi planlıyorum. Sık sık gelin, arayı soğutmayalım…

GPS Projesi

Blogda ne tarz teknolojik atraksiyonlar yapabilirim diye kafa patlattığım bir dönem aklıma bulunduğum yerin koordinat bilgisini paylaşmak gelmişti. Bazı arkadaşlar güvenlik ihlali olduğunu düşünerek olumsuz yorum yapsa da, Hakkı Kötek’in o an nerede olduğu bilgisinin sadece hanıma yanlış lokasyon verilmesi durumunda sorun olabileceğini düşünüyordum.

Bluetooth destekli bir gps cihazı edindim ancak cep telefonum simbiyan koşturduğu için oturup sıfırdan java falan kasmak zor geldi. Proje rafa kalktı.

Ta ki bugüne kadar.

Artık Hakkikotek.net takipçileri yaklaşık olarak koordinatlarımı görebilecek.

Not:koordinat bilgisi 5 ayda bir güncellenir.

La Noliy


Siyah Beyaz fotoğraflar çektiğimi farkettim son zamanlarda.

İnce bir neşe boyasının altında akıyor kara kara sıkıntılar. Saman altından
depresyon yürütüyorum.

Daha gitmeden mayısa kaç ay var onun hesabındayım.

Bir nebze azaltabilir miyim şaşkınlığı diye her gördüğüme askerlik anısı
soruyorum.

Unutkan adamım ben. Genellikle hatırlamam sıkıntılarımı ama her sabah illa ki
bir arkadaş hatırlatıyor:

“Hocam senin askerlik de yaklaşıyo ha”

Aman ne önemli tespit.

Hani öğretmenin verdiği bir ödevi yapmamışsındır da sınıf arkadaşın ballandıra
ballandıra başının ne kadar belada olduğunu anlatır ya, o iştahı görüyorum 2
sene tecilli adamlarda.

Daha dün “2 buçuk ay var daha” idi. Ne zaman yırtıldı o kadar takvim yaprağı?

Son ay daha da hızlı geçiyormuş, öyle diyor tezkereli abiler.

Bir yandan da enteresan bir heyecan var. Hani yaz tatilinin sonuna doğru rahat
batar da okulu özlersin ya. Bir an önce başlasın, bitsin bu bekleyiş diye. Onun
gibi bişey.

Heyecan var, zira şubeye iki ziyaretten anladığım kadarıyla çok enteresan
insanlar tanımak nasip olacak. Güzel yönleri de vardır.

Zamanla yaşayarak öğreneceğim.

Fırsat buldukça yazacağım, belki ağır-yeşil asker psikolojisinde bile bişeyler
çıkar.

Hatta bak şimdi aklıma geldi. Askerin not defteri olsun sağ köşede. Şafak
sayacının altına koyarım.

Ahahaha az dur kodlayayım hemen.